11 Nisan 2013 Perşembe

Her çocuk evde mayalanmış yoğurt yemeyi hak ediyor!


Hassas Anneler,

Yoğurtlar evde mayalanıyor mu? Umarım heves edip bir iki kere evde mayalayıp sonra üşenip bir şey olmaz deyip çocuklarınızın yoğurtlarını marketten almaya başlamadınız. Sizin sağlığınız da çok önemli, siz çocuklarınızın her zaman yanında ve sağlıklı olmalısınız. Siz de sadece evde mayalanmış yoğurt tüketin. 13 yıldır yoğurt mayaladığım bu tarifi her türlü sütle yapabilirsiniz. Çiğ sütle yaparsanız kaynadıktan sonra altını kısın 10 dakika daha kaynasın. Diğer sütlerde sadece kabarsa yeter sonra altını kapatın. Tarifi birebir uygularsanız mutlaka başarılı olursunuz. Ben haftada 7 kilo yoğurt mayalıyorum. Çarşamba ve Pazar günleri çiğ süt alıyorum ve mayalıyorum. Unutmayın ki market sütleri plastikte mayalanıyor, katkı maddeli oluyor ve açıkçası tatları da evde yapılanla karşılaştırılamaz. En sağlıklı yoğurt bence güvenilir çiğ sütle, o yoksa cam şişede ORGANİK günlük sütle, o yoksa veya bütçe yetmiyorsa organik kutu sütle veya günlük sütle yapılır. Haydi anneler çocuklarınıza market yoğurdu yedirmeyin. Her çocuk evde mayalanmış yoğurt yemeyi hak ediyor.

İnanın 5 dk sürüyor ve çok lezzetli oluyor. İki günde bir akşamdan yapın sabaha hazır. 1 litre organik sütü kaynayana kadar ısıtın. Kabarınca hemen kapatın. 18 dk kendi kendine soğusun. 18 dk sonra elekle üstündeki kaymağı alın, kendiniz yersiniz veya atın. 1 litrelik cam kavanoza dökün sütü. İçine 3 tatlı kaşığı organik yoğurt katın, bir kere yavaşça karıştırın. Üstüne bir parça kağıt havluyu 2 kere katlayıp örtün (bu kağıt havlu nemi çekecek böylelikle yoğurdunuz sulu olmayacak. En üste de streç film örtün. Kimsenin elleyemeyeceği soğuk olmayan bir yere koyun ve üstünü sıcak tutacak mont veya kazak gbi birşeylerle 2-3 kat örtün. Hiç yerinden kıpırdatmayın. 6-8 saat sonra (akşamdan koyduysanız sabaha mesela) yavaşça açın, üstünü cam kavanozun kapağıyla örtün. Önce 6 saatte mayalamayı deneyin oluyrsa öyle devam edin cıvık olursa 8 saat mayalayın. Mümkün olduğu kadar hareket ettirmeden dolaba koyun. 10 saat dokunmayın, sonra yiyebilirsiniz. 5-6 gün dayanır en fazla. Hepsini tüketmeyin. Biraz ayırın ve bir sonraki yoğurt için onu maya olarak kullanın. Ben yakınımızdaki köydeki güvendiğimiz sütçüden alıp 7 kilo mayalıyorum her hafta anca yetiyor :) Vaktim yok demeyin çocuklarınızın ve sizin sağlığınız için çok önemli. Yoğurdu bütün çocuklar sever ve çok faydalı. Hem onlar hem sizin için. Kahvaltı dışında her öğünde yedirin yoğurdu.
Afiyet olsun, kuzularınıza yarasın.



Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Özel Anneler: Sen de etrafına bakan, fark edenlerden ol...


3,5 yaşındaki Damla ve Derin'in annesi Aytül Köktuna'nın yazısı hayata bakış açınızı değiştirebilir. Yani ben öyle olmasını umuyorum. Prenses kızlarının hastalığı Merozin Negatif Konjenital Musküler Distrofi ile yaşarken yaşamı ıskalamamayı başaran hepimizin örnek alması gereken bir Hassas Anne



SEN YOKSAN BİR KİŞİ EKSİK KALIRIZ…
       Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum? Nasıl davranmalıyım? Bu sözleri  en çok ne zaman kullanırız hiç düşündünüz mü?  Bir web sitesinde engellilikle ilgili yazıma böyle bir yorum almıştım Çok güzel bir geri dönüş oldu bu yorum bana.  Evet çevremizdeki engelli insanlara nasıl davranacağımızı ne söyleyeceğimizi bilmiyoruz değil mi çoğu zaman? Kızlarımın hastalığını duyduğumda benim de bu bilinmeyen karşısında düşüncelerim, sorularım aynen bu oldu?  Onları üzmemek, incitmemek için nasıl davranmalıyım? Ne söylemeliyim? Neden bu tarz soruları sormak durumunda kalıyoruz hiç düşündünüz mü? Çünkü bizler bir arada yaşamayı bilmiyoruz.  Çünkü onlar bize uzakta…  Çünkü çoğu zaman eksiklikleri kabul edemeyen bir bilinçle yetişiyoruz.  Mükemmeliyetçi bir bilinçle… Bir yandan yaşlılığa bakışımız da aynen bu şekilde... Güçten düşmek, yeteneklerinin yavaş yavaş azalması, kabullenemediğimiz şeyler. Bu durumda da bizim kalıplarımıza uymayan,  eksik gördüğümüz şeyleri de kabul edememe eğilimindeyiz.   Çevremizdeki insanların  duygularına çoğu kez o kadar uzağız ki.  İnsanları  olduğu gibi görmek, yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanmakta eksik kaldığımız için böyle durumlarda  ne yapacağımızı şaşırıyor olmamız çok normal. Bu bilince nasıl sahip olduğumuzu ise bulmak çok da zor değil. 

        Biz ebeveynler çocuklarımızı büyütürken bazı şeylerde aşırıya kaçabiliyoruz. Kafamızda olmasını istediğimiz şeyleri çocuklarımıza uyarlamaya çalışıyoruz. Kaygılarımız çok. Mükemmeliyetçi davranıyoruz. Aman üzülmesin,  aman  kimse onunla alay etmesin, aman başarılı olsun, güçlü olsun vs vs.  İşte bu kaygılarla çocuklarımızın hata yapma olasılığını en aza indirgemeye çalışıyoruz. Onlara hata yapıp öğrenme fırsatı vermiyoruz.  Bu nedenle de çocuklarımız hata yapma korkusu ile büyüyorlar.  Eksiklikleri, hatalı gördükleri şeyleri kolay kolay kabul edemiyorlar. Belli bir standarda alıştırılıyorlar. Hata yaptıklarını düşündüklerinde ise vicdan azabı çekiyorlar. Kendilerini suçlu hissediyorlar.  Böyle durumlarda etrafımızda nasıl tepkiler verildiğini hiç  düşündünüz mü? Yaptığını düşündüğü hatadan dolayı çocuğa ne beceriksizsin, bunu nasıl yaparsın, senden bunu hiç beklemezdim gibi tabirler uzak gelmiyor değil mi size de? Örneğin Freud çocuklarda tuvalet eğitiminde fazla titiz ve kuralcı davranılmasının çocuğu ileri ki yaşlarda mükemmeliyetçiliğe, aşırı titizliğe ve inatçılığa ittiğini belirtiyor.  Tüm bunları düşününce biz annelerin ne kadar önemli bir görev üstlendiğimizi anlamak çok da zor olmasa gerek. Bakıyorum internette bir çok yazıya, bir çok anneyi tuvalet eğitiminin ne kadar korkuttuğunu görüyorum.  Tuvalet eğitimi bir süreç… Oysa ki bunu da hemen tamamlanması gereken bir görevmiş gibi bakıyoruz çoğu zaman. Kaygılarımız yine fazla… Bizim bu mükemmel bir anne olmaya çalışacağım çabaları ergenlikle sona eriyor. Görüyorsunuz ki bu zamana kadar büyüttüğünüz yavrunuz size karşı gelmeye, sizi beğenmemeye başlamış. O zaman anlıyoruz ki demek ki ben çocuğumun gözünde mükemmel bir anne değilmişim. Oysa ki bu da bir yanılgı. Hani bu bir türlü kabullenememeler var ya işte bu dönem patlak veriyor. Hepimiz insanız. Hepimizin hataları, eksiklikleri olabiliyor.  Ergenliğe kadar mükemmel bir ailem var diyen çocuk, ergenlikle birlikte ailesinin de hataları, eksiklikleri olduğunu görüyor.  Büyük bir hayal kırıklığı ve reddediş belki de böyle başlıyor ne dersiniz? Oysa ki çocuklarımıza hata yapmayı öcü gibi göstermesek, büyüklerin de hata yapabileceğini ölümcül olmadığını öğretsek, nasıl bir hayatımız olurdu hiç düşündünüz mü?  
    
      Bizim çocuk büyütme stilimiz genelde ödül ve ceza üzerine…  Yani sonuç odaklıyız. Bir başarı karşısında oraya nasıl geldiğin değil önemli olan 1. olup olmadığın… Ya da bir hata karşısında o hataya neden düştüğün önemli değil,  çoğu kez direkt cezalandırma karşılığı… Aklın başına gelsin de bir daha bu hataya düşme… Korkular üzerine kurulmuş hayatımız. Kaygılanmamız çok normal.


        Bir de kendi geçmişimize bakalım, biz de benzer şekilde yetişmedik mi?  Oysa her insanı olduğu gibi görmeye çalışsak, onun yeteneklerini  alkışlasak, yapamadıkları, eksik kaldıkları konularda alay etmek, küçük düşürmek yerine destek olmayı tercih etsek veya yapmak istemiyorsan, yapamıyorsan haklısın yapma desek… Diğer yandan çocuklarımıza da başkaları konusunda bu şekilde hareket etme düşüncesini aşılasak ve davranışa dönüşmesini sağlasak.  Hayatımız o zaman ne yönde değişirdi acaba? İşte bu bakış açılarında, yarış içindeyken başkalarının düşünce ve duygularına odaklanmamız hemen hemen imkansız.  Ne diyeceğimizi, nasıl davranacağımızı bilememek çok normal.

      Danıştığım psikolog ve pedagogların ne yapmalı? Nasıl iletişim kurmalı? Konularında  bazı önerileri olmuştu bana. Hayatı olduğu gibi yaşamak…  Yapamadıkları değil, yapabildikleriyle ilgilenmek... Sizin bu bakış açınızla onlar da yapamadıkları ile değil yapabildikleriyle ilgilenecekler.  Böylece kendilerinde bir eksiklik hissetmeyecekler ve daha mutlu olacaklar. Bu hepimiz için geçerli değil mi? Aşağılık kompleksini içimize kim veya kimler yerleştiriyor acaba?

        Hayatın hemen her aşamasında arkadaş ilişkilerinde, eşlerle olan ilişkilerimizde sanki hep bir numara olma kaygısı yok mu? Oysa ki şimdi bilseydik ki hayatımızın amacının bir yere varmaktan ziyade o noktaya gidiş aşamasındaki yaşadıklarımızdan, duygusal ve düşünsel kazanımlarımızdan ibaret olduğunu çok şey değişebilirdi hayatımızda…  İşte anı yaşamak bu demek…  Oysa ki bizler hayatımızın hemen her yerinde yarış atı gibiyiz.  O nedenle de “şimdiyi” kaçırıyoruz. Akıp gidiyor yanımızdan yaşam.
          
          Bir gün bunu anladığımızda o zaman her şey daha farklı gözükecek gözümüze. Çünkü o zaman etrafımızdaki olup bitenleri fark etmeye başlayacağız. Hayat bir yarış değil… Bu dünyaya gelmemizde daha derin, daha anlamlı bir misyonumuz var. İçinde ne diyeceğini, ne yapacağını biliyorsun aslında… Bir insanın bedensel yeteneklerinin engelli olması değil önemli olan... Hepimiz her yeteneğe sahip miyiz? Sen güzel resim yapamıyorsun diye veya  basketbol oynayamıyorsun diye insanlar seni yadırgıyorlar mı? Yapabildiklerimiz de var yapamadıklarımız da... Bu konuya da aynı bakış açısıyla baktığımızda dünya daha farklı görünecek gözümüze... O zaman zihinsel engellerimiz ortadan kalkacak. Hayat demek paylaşmak demek, çoğalmak demek…. Gel katıl aramıza… Sen de etrafına bakan, fark edenlerden ol. Sen yoksan bir kişi eksiğiz çünkü….

Aytül Köktuna

Aytül'ün ikiz kızlarıyla yaşadıklarını harika sitesinde takip edebilirsiniz:





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

9 Nisan 2013 Salı

MSG (Monosodyum Glutamat) diğer bilinen adıyla Çin tuzundan neden uzak durmalıyız?



Biliyorsunuz biz Hassas Anneler içinde katkı maddesi olan paketli ürünlere zaten karşıyız. Herşeyin evde yapılanı bizim için daha makbul. Ama bazı katkı maddeleri var ki onlardan özellikle uzak durmak gerekiyor. MSG (monosodyum glutamat) yani ülkemizde bilinen adıyla çin tuzu bunlardan biri. Çin tuzunu cips gibi pek çok hazır gıdada bulmak mümkün.
Hassas Doktorumuz Prof. Ahmet Rasim Küçükusta şöyle diyor:

"Çin tuzu nedir?

Monosodyum glutamat veya kısa adıyla MSG, glutamik asidin tuzudur.

Uzakdoğu mutfağında yaygın olarak kullanıldığı için Çin tuzu adıyla da bilinir.

Glutamik asit proteinlerin temel maddelerinden olan 20 amino asitten biridir ama insan vücudunda da üretildiği için dışarıdan alınması şart değildir.

Beyindeki uyarıcı sinyallerin temel mediyatörüdür ve idrak, hafıza, öğrenme dâhil normal beynin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde iş görür.

Başta istiridye, midye olmak üzere deniz kabukluları, rokfor ve parmesan peyniri, domates, soya sosu, ceviz, brokoli, patates, mantar ve bazı yosunlarda da tabii olarak belli miktarlarda bulunur.

Son senelerde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de birçok yiyeceğe lezzet verme amacıyla katılmaktadır.

MSG, gıda katkısı olarak E-621 adıyla bilinir.

5. tat umami

MSG, gıdaların orijinal tadını artırarak onları daha lezzetli hâle getirdiği gibi onlara ‘umami’ ismi verilen bir tat da verir.

Umami tatlı, ekşi, tuzlu, acı ile beraber 5 temel tattan biridir.

Glutamik asidin umami tadı fazla değildir ama glutamik asidin “glutamat” olarak bilinen tuzları (mesela Monosodyum glutamat veya monopotasyum glutamat gibi) kolayca iyonize olurlar ve tipik umami tadını verirler.

İnsan dilinde glutamat için reseptörler vardır.

MSG, başta salam, sosis, hamburger, hazır çorbalar, cips, kraker, et suyu tabletleri, köfte harçları, salata sosları olmak üzere pek çok hazır gıdada bulunur.

Bu katkı maddeli yiyecekleri tüketenler bunları daha çok yemek isterler ve bu hazır gıdalar zaten yüksek kalorili olduklarından ciddi beslenme bozuklukları ortaya çıkar.

Bir taraftan bunların kalorilerinin fazla olması, diğer taraftan bunları yiyenlerin sebze-meyve, balık gibi gıdalardan uzaklaşmaları birçok sağlık problemine de davetiye çıkarır.

Sağlığa etkileri

MSG yani Çin tuzunun fazla miktarda tüketilmesinin birçok hastalığa sebep olduğu hem hayvan deneylerinde hem de insanlar üzerinde yapılan araştırmalarla gösterilmiştir.

MSG’ nin bu etkileri nöro-toksik olması, oksidatif stresi ve enflamasyonu artırması ile oluşmaktadır.

Beyine toksik etkileri (nöro-toksisite) : Epilepsi, Alzheimer, Parkinson, ALS, öğrenme güçlüğü, baş ağrısı.

Karaciğer için toksik (serbest oksijen radikalleri, karaciğer yağlanması)

Obezite ve diyabet (glikoz tolerans bozukluğu, ensülin direnci, leptin direnci, pankreas hasarı)

Ani ritim bozuklukları, kalp krizi (yemekten sonra aniden ölenlerde önemli olabilir)

Astım ve alerjiler

Retina harabiyeti ve körlük

Çin Restoranı Sendromu: MSG’ ye duyarlı olan kişilerde görülen bir tablodur. İlk kez Çin lokantasında yemek yiyenlerde tanımlandığı için bu isim verilmiştir.

MSG alındıktan 15-20 dakika sonra baş ağrısı, boynun arka tarafında, ön kolda ve göğüste yanma hissi, kol ve bacaklarda, yüzde veya başta sızlama ve karıncalanma, göğüs ağrısı veya göğüste sıkışma hissi, çarpıntı, bulantı, ishal, terleme gibi şikâyetler görülür ve 2-3 saat kadar sürer.

Gelelim neticeye

Sağlığımız üzerine bu kadar çok olumsuz etkileri olan, üstelik de diyetimizde bulunması şart olmayan MSG veya Çin tuzundan uzak kalmanın, en azından olabildiğince az tüketmenin doğru olduğu kanaatindeyim."

Yazının tamamını ve tıp makalelerine verilen referansları hocamın sitesinde bulabilirsiniz http://www.ahmetrasimkucukusta.com/2012/08/24/yazilar/tip-yazilari/beslenme/bakin-su-cin-tuzunun-yaptiklarina/

Tabii ki her zaman en önemlisi çocuklarımıza verdiğimiz şeylerin içinde ne olduğunu bilmek. Bunun için de her zaman içindekiler bölümünü okuyun. Paketli ve katkı maddeli gıdaları en değerli varlıklarımıza mümkün olduğu kadar az yedirin. Evde yaparsanız tabii ki en iyisi.





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün 

8 Nisan 2013 Pazartesi

Kantaron yağının faydaları

Kantaron yağının faydaları Kantaron yaği sızma zeytinyağına sarı kantaron çiçekleri katıp güneşte pişirerek yapılıyor. Rengi kırmızı olmalı açınca sızma zeytinyağı kokmalı. Kantaron yağı özellikle yanıklarda ve kesiklerde çok etkili. Acıyı alıyor ve iz kalmasını önlüyor. Yarayı bir antiseptikle temizledikten sonra direkt açık yaraya sürebiliyorsunuz. Hücre yenileyici özelliği ile iyileşmeyi hızlandırıyor. Düşmelerde veya çarpıp morarmalarda mutlaka 30 dk. buz koyun. Buzu bir tülbent veya kağıt havlu ile koyun ki cildine zarar vermesin. Sonra Arnica krem sürün morarmayı önler, 2 saat sonra kantaron yağı sürün, acısını alır ve iz kalmasını önler.

Antiseptik, kanama durdurucu, yara ve yanık iyileştirici, iltihap önleyici kantaron yağı, daha pek çok şifa özelliğini bünyesinde barındırmaktadır.

Hem haricen, hem de içilerek hastalıkların tedavisinde kullanılımaktadır. Hücre yenileyici özelliği sebebiyle, özellikle yara ve yanıklarda oldukça etkilidir.


Kantaron yağı hem kantaron bitkisinin, hem de zeytinyağının şifa özelliklerini bünyesinde barındırmaktadır.
Eski çağlardan beri kullanılan kantaron yağının, mikrop öldürücü ve damar büzücü etkisi modern araştırmalarla da kanıtlanmıştır.

Kantoron bitkisini nasıl kullanabiliriz?
Taze kurutulmuş Kantaron otunun çiçeğini ezdikten sonra 1–1.5 litre suya bir yemek kaşığı atılır. Sonra hafif ateşte 10–15 dakika kaynatıp, gün içerisinde çay, su yerine içilir veya ezilen bitkiyi 3 katı bal ile karıştırıp sabah, öğlen ve akşam tok karına yenilir.
Kantoron bitkisinin kullanım süresi ne kadardır?
Şikayet ortadan kalktıktan sonra hemen kesilmelidir. Eğer şikayet devam ederse, 6 ay kullandıktan sonra en az 3 ay ara verilmelidir.
Kantoron bitkisinin zararları nelerdir?
Uzun süre ve fazla kullanıldığında vücutta kaşıntı yapar.
Bu bitkinin sadece çiçeği değil; yaprağı ve dalı da çok faydalıdır. Herkes, hasta olmadan önce de bu bitkiyi ara–sıra çay yerine kullanmalıdır. Özelikle ruhsal gerginlik hâllerinde bu şifalı bitki çok yararlıdır.
Kantaron yağının faydaları nelerdir?

Kantaron yağı her türlü yaralarda kullanılmaktadır. Açık yaralar, taze yaralanmalar, kesikler, ezikler, çarpmalar sonucunda oluşan morluklar vb durumlarda iyileşme sağlamaktadır.

Kantaron yağı;

Antiseptik özelliği ile yarada mikrop oluşmasını önler
■İltihap önleyici özelliği ile yarada herhangi bir iltihap oluşmasını engeller
■Damar büzücü etkisi ie kanamayı kısa sürede durdurur
■Hücre yenileyici özelliği ile yaranın çabuk kapanmasını sağlar
■Aynı zamanda sürüldüğü sürece yaranın sebep olduğu ağrı ve sızıları giderir.
■Yanıklarda ve haşlanmalarda da kantaron yağı kullanılabilir. Yanıkları kısa sürede iyileştirdiği gibi, yanık anındaki acıyı dindirir. Yanığın mikrop kapmasını ve iltihap oluşumunu engeller.
■Güneş yanıkları için kantaron yağından yararlanabilirsiniz. Yanık bölgelerinize sürdüğünüzde acınızın azaldığını hemen hissedebilirsiniz. Yanıklarınız kısa sürede iyileşecektir.
■Trafik kazaları sonucunda meydana gelen iç yaralanma ve iç kanamalarda hem sürülerek, hem de dahilen içilerek kullanılır. Damar büzücü özelliği nedeniyle iç kanamaların durmasına yardımcıdır.
■Hematomlarda (derideki mavi-mor lekeler), beze şişkinliklerinde ilgili bölgeye sürülerek masaj yapılır.
■Pürüzsüz bir cilde sahip olmak için, cilt bakım yağı olarak faydalanabilirsiniz.
■Kantaron yağı bebeklerin pişiklerinde de çok etkilidir.
■Yine bebeklerin karın ağrılarında kantaron yağı kullanıldığında ağlamaları sona erer. Ağlayan bebeğin karnına kantaron yağıyla, sağ avuç içi kullanılarak hafif hareketlerle masaj yapılır.
■Sırt ağrıları, lumbago, siyatik ve romatizmada masaj yağı olarak kullanılmaktadır.
■Yalnız bu rahatsızlıklarda 1/10 oranında ardıç ya da kekik yağı (veya her ikisi de) eklenerek kullanılır. Ağrılı bölgeye bu yağ ile masaj yapılır. Kısa süre içinde ağrılarınızın hafiflediğini göreceksiniz. Değişik bitki kürlerinin yanı sıra, bu masajla hastalığınızı tamamen tedavi etme şansına sahipsiniz.
■Dahilen kullanımda kan şekerinin düşürülmesine yardımcı olur.
■Dahilen kullanımda iç ve dış varislerin tedavisinde etkilidir. Bunu damar büzücü özelliğiyle yapar.
■Mide ağrılarında ve mide ülserinin tedavisinde de dahilen kullanılır.
■Yaz-kış ayaklarını ısıtamayanlar da kantaron yağından yararlanabilir
■Uyarı: dahilen kullanımlarda günde bir tatlı kaşığından fazla içilmesi uygun değildir
■Kantaron yağı 2-3 sene boyunca tazeliğini ve etki gücünü muhafaza eder..
kaynak: http://www.neyeiyigelir.com/kantaron-yaginin-faydalari-nelerdir.htm







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Bademcikler alınmalı mı alınmamalı mı? ve bu gibi sorular

Hassas Anneler,
Bademcikler alınmalı mı alınmamalı mı? Bu soru çok geliyor.  Bademciğin alınıp alınmayacağına çocuğun bademciklerine ve durumuna bakıp doktoru karar verir. Bademcik alınmalı veya alınmamalı diye birşey denemez. Bazı durumlarda alınmalıdır bazılarında alınmasa olur diyor doktorlar. Doktorunuz bademcikler alınacak dediyse, isterseniz emin olmak için ikinci bir doktor görüşü alırsınız. İkisi de alınsın diyorsa bunun bir nedeni vardır bence. Bu gibi konularda lütfen sadece çocuğunuzun durumunu bilen doktorların görüşlerine önem veriniz. Konu komşunun veya arkadaşlarınızın dediklerine kulak asmayın. Tek doktora güvenmiyorsanız bir kaç doktora gösterin ama sadece bu işi bilen uzmanın dediklerini dinleyin.




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

7 Nisan 2013 Pazar

Protein açısından zengin yiyecekler

Hassas Annemiz Çiğdem:
Merhaba size ve annelere bir sorum olacak oğlum 3 yaşında sebzeyi cok seviyor fakat et yemiyor. Geçen sene bir oğünde iki köfte yerdi şimdi bir köfteyi iki oğunde yiyor tavuk ve balık etini de tadımlık yiyor. Nasıl alıştırabilirim? Tavsiyelerinizi bekliyorum.

Cevabım:
Çocuğunuzun yeterince protein alması lazım. Proteinler çocukların büyümesi ve gelişmesi için çok önemli. Çocuklara özellikle hayvansal kaynaklı proteinler yeterince verilmelidir. Köfte genellikle çocukların en sevdiği ve kolay yediği protein kaynağı oluyor. Bence bir öğünde 2 köfte bile az.  Çocuğunuza protein açısından zengin yiyecekleri yedirmeye çalışın. Aralarda abur-cubur ve çok karnını doyuracak şeyler yemezse ana yemeklerini daha iyi yer. Ona değişik seçenekler sunmaya devam edin.

Protein açısından zengin yiyecekler:
kırmızı et
tavuk eti
balık eti
yumurta
süt, yoğurt, peynir
kuruyemişler (badem, ceviz, fındık, fıstık)
baklagiller (mercimek, fasulye, nohut)
buğday özü, buğday unu





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

6 Nisan 2013 Cumartesi

Hamileler ve yeni doğum yapmış olan Hassas Anneler kilo konusunda moralinizi bozmayın, hamileliğinizin ve anneliğin tadını çıkarın!

       

Hassas Annemiz Ayşe hamileyken 26 kilo almış ve etrafındakilerin eleştirilerinden çok bunalmış. Ama sonra ne olmuş biliyor musunuz? Hem dünya tatlısı bebeğini anne sütüyle beslemiş hem de 6 ayda sağlıklı beslenerek bu 26 kilonun hepsinden kurtulmuş manken gibi olmuş! Sütü de bol ve besleyiciymiş ve bebişi çok güzel gelişmiş. Hamileler ve yeni doğum yapmış olan Hassas Anneler kilo konusunda moralinizi bozmayın, hamileliğinizin ve anneliğin tadını çıkarın. Benim gibi kilolarınızı verememiş olsanız bile bu söylediğim geçerli...





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

5 Nisan 2013 Cuma

Çocuklarımıza anaokulu seçerken nelere dikkat etmeli ve hangi soruları sormalıyız?


              
   
Çiçekli Bahçe Anaokulu'nun kurucusu 25 yıllık eğitimci pedagog Ayşe Özenç çocuklarımıza anaokulu seçerken nelere dikkat etmemiz gerektiğini anlatıyor. 


Bahar geldi Hassas Annelerin çocukları için okul bulma telaşı başladı


Şimdi okula başlama zamanı...

Çocuklarımız artık çok daha erken bir zamanda sosyal yaşantılara ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacın en doğru şekilde karşılanabileceği yer anaokullarıdır. Açık alanlarda çocukların bir araya gelmeleri, onlara rehberlik edecek doğru kişilerin olmaması ve çok farklı yaşlardaki çocukların bir araya gelmesi ile birtakım zorluklar ortaya çıkmaktadır. Peki en kıymetli varlıklarımızı teslim edeceğimiz okulda neler aramalıyız? Görüşmeye gittiğimiz kurumlarda nelere dikkat ederek nasıl sorular sormalıyız?Eğer bulabiliyorsak tanımak istediğimiz kuruma daha önce çocuğunu göndermiş ve referans veren ailelerin görüşleri çok önemlidir. Fakat burada şu faktörleri gözardı etmememiz gerekir; Her çocuğun ihtiyacı ve her ailenin beklentisi farklıdır. Görüşleri dikkate almalı fakat mutlaka yüzyüze görüşmeye gidilmelidir. Telefonla edinilen kısa bir bilgiden sonra eğer olabileceğine inanıyorsanız okul ziyareti önemlidir.

Anaokuluna gittiğinizde karşılanma biçimi önemlidir. İletişim kurma sıcaklığı, açıklığı değerlendirilebilir. Anaokulları genelde hareketin ve enerjinin yüksek olarak yaşandığı yerlerdir. Canlılık ve hareket yaşanılan bir yer olduğunu gösterir.
Okul yöneticisi ile yapılan sohbette; size okulu biraz tanıtmasını isteyebilirsiniz. Sohbet sırasında aklınızdaki soruların hepsi cevaplanmadıysa, siz sorularınızı yöneltebilirsiniz. Anaokullarının işleyiş biçimi aynıdır. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, ikindi kahvaltısı, branş dersleri. Değişebilecek noktalar başlangıç-bitiş saatleri, eğitime bakış açıları ve ücretleri olacaktır.

Bu sohbetin önemli noktaları; Okulun nereye bağlı olduğu, anaokullarının hepsinin eğitim yeri olması nedeni ile Milli Eğitim’e bağlanma zorunluluğu olmasına rağmen belediyelerden işyeri ruhsatı alarak çalışan kurumlar mevcuttur. Sadece Milli eğitim’e bağlı olan kurumlar müfettişler tarafından denetlenmektedir. Çalışanların atamalarının olup olmadığı da önemlidir. Milli Eğitim sadece bu alanda eğitim görmüş öğretmenlerin atamalarını yapmaktadır.


Şu önemli soruların cevaplarını almalısınız:


  • Eğitim kadrosunun başındaki yöneticinin eğitimi ve deneyimi nedir?
  • Kadro kaç senedir bir arada çalışmaktadır? Ekip olarak çalışmak önemlidir.
  • Çocuğunuzun devam edeceği sınıf hangi dersleri görmektedir?
  • Çocuğunuzun sınıfı hangi kitapları kullanacaktır?
  • Eğer yemekler okulda pişiyor ise mutfakta çalışan hanımın 6 ayda bir sağlık raporu yenilenmekte midir?
  • Acil durumlar için hazırlıkları nelerdir? Çocuk tesliminde nelere dikkat edilmektedir?
  • Aile ile iletişim nasıl kurulmaktadır?
  • Çocuğunuzun gün içindeki yaşamından haberdar olabiliyor musunuz?
  • Ailelerle yapılan toplantılar ve içerikleri nasıldır?
  • Aileler okul içindeki çalışmalara dahil edilmekte midir?
  • Eğitime bakış açıları nasıldır?


Anaokulları; çocukların bilgilerle doldurulduğu değil, bilgileri öğrenebilmek için gerekli becerilerin kazandırıldığı yerlerdir. Becerileri kazandırmak yerine bilgileri yüklemeye çalışmak çocuğu yormak ve doya doya oynamasını engellemek yanlıştır. Çok fazla branş dersleri ve yoğun program çocuklara ağır gelir ve sıkar.


                     


Çocukların evdeki bireysel yaşamdan sosyal yaşama geçişte hazırlanmaları gerekir. Anaokullarının amacı; gelişimleri çok hızlı bir şekilde devam eden çocukların yaşantılarını zenginleştirmektir.Çok uzun süre içerisinde bulunacakları okul kavramını olumlu mutlu olabilecekleri bir yer olarak hayatlarına katmak, kendi kimlik bilgilerini oluştururlarken olumlu kodlamalar yapmalarına yardımcı olmaktır.

Okulun içerisinde gezerken şunlara dikkat edilebilir; temizliğe, sınıfların düzenine sınıfların düzeninde bakmamız gereken şey ise kullanıldığını anlayabileceğiniz kadar derli toplu fakat çok düzenli olmamalıdır. O mekan çocukların kendi sorumluluklarını aldığı, işlerini yaptığı yerlerdir. Var olan panolardaki yapılmış çalışmalara bakabilirsiniz, aynı elden çıkmış gibi yapılan çalışmalar yerine çocukların kendilerini ortaya koyabilecekleri fırsatlar verilmiş mi? Çocukların soruları ya da ihtiyaçları nasıl karşılanmaktadır bunları gözlemleyebilirsiniz.

Sınıflarda yaş gruplarına göre öğrenci sayıları değişmektedir. Küçük yaş grubundaki sayı mekanın büyüklüğüne orantılı, henüz ihtiyaçlarını kendileri karşılayamadıkları için daha azdır. Sınıflar oluşturulurken aynı yıl doğumluların bir arada olmasına ve karışık gruplar olmamasına dikkat edilmelidir. Okul öncesi dönemde gelişim çok hızlı olması nedeni ile ilgi süreleri becerileri ve ihtiyaçları çok çabuk değişmektedir. Sınıf mevcutlarının çok az olması sosyal yaşantıların zenginleşmesini engeller, fazla olması da öğretmenin çocukların ihtiyaçlarına cevap verememesine neden olur. Milli Eğitimin verdiği sayı 20 dir.

Ancak sınıf sayıları bir öğretmene;

3 yaş grubunda 10-12

4-5 yaş grubunda 15

Hazırlık sınıfında 18 olabilir

Sınıfların iki öğretmenli olması yerine sınıf öğretmeninin ihtiyaç duyduğunda yanında olabilecek yardımcı öğretmenlerin olması çocukların bir lider öğretmene yönlenmelerini sağlayacaktır. Evdeki gibi çocuklar kimden neyi isteyeceklerini çok çabuk fark ederler ve öğretmenler ile ilişkilerini ona göre oluştururlar.

Çocuğunuz ve sizin için en uygun anaokulunu seçerken; görünüşe ve gösterişli broşürlere göre değil eğitim kalitesine göre seçmeniz dileği ile.


Ayşe Özenç

Çiçekli Bahçe Anaokulu Kurucu Müdürü
www.ciceklibahce.net
http://www.facebook.com/ciceklibahce.anaokulu






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

4 Nisan 2013 Perşembe

Beta Mikrobu Salgını

Eee bu kadar Beta bu kadar hastalık yazarsan böyle de acillik olursun ve belki de Betayı bulursun :( Ben ve Alper'den sonra Sevinç de 3 gündür hastaydı. Biliyorsunuz prensip olarak ve doktorumun da tavsiyesiyle çocuğun morali ve hali yerindeyse 38,5'tan önce ateş düşürücü vermiyorum. Çocuğu soyarak, evin ısısını 20 dereceye düşürerek ve ılık duş, serin kompres ile ateşi idare ediyorum ki vücudu antikor üretsin ve fazla ilaç girmesin vücuduna. Bugün konuştuğum doktor da bunların ateş sırasında yapılması gerekenler olduğunu onayladı ve hatta beni tebrik etti. Bazı anneler 37,5 ateşte bile ateş düşürücü talep ediyorlarmış. Lütfen Hassas Anneler o annelerden olmayın.

3 gündür ateşimiz devamlı 39,3'lere çıktı ilaçla indi ama kısa sürede yine çıktı. Öksürük ve burun tıkanıklığımız da çoktu. Bugün ateş yine çok yükselince kızımı gece 23:30da acile götürdüm. Özellikle boğazına ve kulaklarına baktırmak istedim. Hiç boğazım ağrıyor demedi ama boğazları çok kötü olmuş kuzumun. Doktor çok büyük bir ihtimalle Beta olduğunu söyledi. Kısa Beta testi negatif çıktı ama ona hiç güvenmiyorum çünkü daha önce 4 kere kısa testte negatif Beta çıkmasına rağmen 2 gün sonra uzun kültür Beta testinde pozitif çıkmıştı Beta. Antibiyotiğe başladık. Doktorumuz yaygın bir Beta salgını olduğunu, ateş olması halinde ve boğazında beyazlanma olduğunda Beta testinin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Biliyorsunuz hep yazıyorum, eğer boğazda Beta mikrobu varsa mutlaka penisilin depo iğnesi ile veya 10 günlük antibiyotikle tedavi edilmesi gerekiyor. Tam tedavi edilmeyen Beta ilerde kalp romatizmasına ve çok ciddi problemlere yol açabiliyor. Alper iyileşti ama yarın onu da Beta testine götüreceğim emin olmak için. Gece 2:30'da döndük acilden. Beta salgını hakkında bilginiz olsun istedim.
.






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

3 Nisan 2013 Çarşamba

Hassas Anne'yi Instagram'da takip edin

Cep telefonunuzda Instagram programı varsa benim ve kuzularımın resimlerini 1hassasanne hesabımdan takip edebilirsiniz.

Bilgisayarınızdan http://instagram.com/1hassasanne adresinden takip edebilirsiniz







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

2 Nisan 2013 Salı

Boşanma sürecinde çocuğumuza nasıl davranmalıyız?

Hassas Annemiz S.:
Merhaba Ece hanim nasilsiniz? Ben esimden bosaniyorum ve kızımın bu konuda zarar görmemesini istiyorum ya da en aza indirmek istiyorum:( daha 21 aylik olmasina ragmen kendine özgüveni olmadığını gözlemliyorum elimden birşey gelmiyor, nasil davranacagimi bilemiyorum sadece iyi bir anne olmak istiyorum...

Cevabım:
Anılarım canlandı şimdi gözlerim doldu. Ben de annesi babası 5 yaşındayken boşanmış biri olarak çok iyi biliyorum bu durumu. Çok zor bir dönem umarım hepiniz kolay atlatırsınız. Öncelikle her zaman ona bunun onun suçu olmadığını ve onu aynı şekilde sevdiğinizi hissettirmeniz lazım. Henüz küçük ama şimdiden kuralları belirleyin. Kimse çocuğa karşı tarafı kötülememeli. Bu yapılan en büyük yanlışlardan biri. Önceliğiniz her zaman çocuğunuz olmalı, haklı olmak veya çocuğunuzun sizi daha çok sevmesi değil. Çocuğunuzu bir seçim yapmaya zorlamayın. İkinizi de seçebilmeli. Onun yanında bağırmalar çağırmalar ve kavgalar olmamalı. Özgüveni gelişecektir merak etmeyin. Siz anne baba olarak onun arkasında kuvvetli durdukça o da kendini kuvvetli ve güvende hissedecektir.





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Çocuklarda Ateş

Babası günlerdir ateşi olan ama bugün ateşi düşüp iyileşen Alper'i gece 2'de çişe kaldırmış ve yarı uykuda olan oğluma şöyle demiş:
"Oğlum ateşin 37. Vücudun virüse karşı savaşı kazandı."
 (Eşimin psikolog ve akademisyen olduğunu söylemiş  miydim? Kim yarı uykuda 5,5 yaşında bir çocuğa bunu söyler  :)
Alper de gözleri kapalı : "Haklı olan kazansın baba!" demiş.

Bir makale okudum bu konuda çok hoşuma gitti. Hassas Annelere çok faydalı olacağını düşünüyorum. İşte burada:
                 

                   ÇOCUĞUNUZUN ÖKSÜRÜĞÜNÜ KESMEYİN


Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op.Dr. Anıl Güngör, çocuklarda sıkça karşılaşılan kulak burun boğaz enfeksiyonları ile ilgili soruları yanıtladı.



Çocuklarda en sık rastlanan kulak-burun-boğaz enfeksiyonları nelerdir?


Nezle ve grip virüslerine bağlı üst solunum yolu enfeksiyonları, bademcik iltihabı, kulak iltihabı, burun ve sinüslerin iltihabı ve krup. Bu enfeksiyonların %70i, hatta mevsimine göre daha fazlası nezle ve grip virüsleri ile oluyor. Geri kalan enfeksiyonların büyük kısmı, pnömokoklar, hemofilus influenza B ve moraksella katarrhalis isimli üç büyük bakteri grubu tarafından oluşturuluyor. Geriye önemsiz ve çok ciddi enfeksiyon yaratmayan bakteriler kalıyor. Tedavi edilmesi gerekenler, pnömokok grubu, hemofilus influenza B grubu ve nadiren de moraksella isimli bakteriler.



Çocuklarda kulak- burun-boğaz enfeksiyonlarına yatkınlığı arttıran nedenler nelerdir?


En önemli sebep, çocukların bağışıklık sisteminin yeterince gelişememiş olmasıdır. Biz bunu, aşılarla geliştirmeye çalışıyoruz. Anneden süt yolu ile alınan antijenler ilk birkaç ay çocuğu koruyor. Çocuğun büyümesi ile bağışıklık sistemi gelişiyor. Geçirdiği hastalıklar ile bağışıklık sistemi öğrenip, hastalıklara karşı etkili olabiliyor. Bunun dışında, çocuklarda bildiğiniz gibi hijyen kavramı yok. Çocukları, kreşlerde diğer çocuklar ile bir arada bazen oldukça kalabalık gruplar halinde birarada tutuyoruz. Çocuklar objeleri elleyip ağızlarına götürme şeklinde bir öğrenme davranışına sahipler. Bu sebeplerle, bizden çok daha fazla virüsle, bakteri ile karşılaşıyorlar. Ev ortamında sigara dumanına maruz kalan çocuklarda üst ve alt solunum yolu hastalıkları daha sık ve daha şiddetli oluyor. Bunun yanında, çocuklarda erken çağlarda gıda alerjileri, oyun çocuğu çağında da inhalan alerjiler dediğimiz, solunum yolu ile alınan alerjenler etkili olabiliyorlar. Alerjik çocukları saptamak, özellikle sık enfeksiyon geçiren çocuklarda bunları araştırmak ve bulmak çok ödemli.


Anne- babanın alerjik olması bu konuda ip ucu verebilir. Nadiren, sık enfeksiyon geçiren çocuklarda bağışıklık eksikliği görülür. Bunlar genellikle geçicidir. 3-4 yaş civarında bağışıklık eksikliği, bağışıklık sisteminin matürasyonu ile düzelmektedir. Sık enfeksiyon geçiren çocuklarda bu nedenler araştırılmadan tedavi eksik kalmaktadır.



Sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren çocuklara yaklaşım nasıl olmalı?


Öncelikle bunlarda aile hikayesi ayrıntılı alınmalı. Anne- babanın bilinçli oldukları, ev ortamının niteliği araştırılmalı. Evde sigara dumanına maruz kalıp kalmadıkları araştırılmalı çünkü, sigara dumanı, çocukları malesef üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarına karşı savunmasız bırakan, önlenebilir en önemli sebep durumunda. Bunun yanında çocukların aşılarını yaptırmalı, rutin aşıların yanında, grip aşısını ve pnömokok (zatürre) aşısını da mutlaka yaptırmalı.


Alerjiler varsa tespit edilmeli. Üst solunum yolu enfeksiyonuna sebep olabilecek kötü alışkanlıkları, çevresel faktörleri elimine ettikten sonra, her bir enfeksiyonu, herhangi bir tedavi başlamadan önce sebep açısından ayrıca değerlendirmeli. Bu değerlendirme objektif testlerle (boğaz kültürü, kan tahlilleri) yapılmalı. Anne ve babalar bilgilendirilmeli. Doğru ateş ölçme yöntemleri, ateş tedavisi öğretilmeli. Normal olanla olmayan anlatılmalı.



Çocuklarda kulak-burun- boğaz enfeksiyonlarına karşı bağışıklık sistemi güçlendirmek mümkün mü?


Çocuklarımıza yaptığımız aşılar bu amaca yönelik. Rutin aşılar önemli ve ciddi pek çok hastalığı ortadan kaldırmış veya azaltmış durumda. Bunlara ek olarak pnömokok grubunu engellemek için, pnömokok aşısını yaptırıyoruz. Çocukları çeşitli ve dengeli beslemek önemli. Her enfeksiyon olduğunda ilk iş olarak çocukların ateşini, öksürüğünü, burun akıntısını kesme yerine, bakteri ve virüslerin kolayca vücuttan atılabilmesini sağlamak amacı ile, bu fonksiyonları desteklemek önemli.


Örneğin; öksürüğü öksürük şurubu ile kesmek yerine, çocuğun öksürerek rahatça bu ifrazatı çıkartmasını sağlamak gerekmekte. Örneğin; burun tıkanıklığı, burun akıntısı olduğunda, hemen bunu kurutmak için ilaçlar yerine, burundan ifrazatı mekanik olarak temizlemek, tuzlu su ile yıkamak gerekiyor. Ateşi hemen düşürmemek, 38.5 derece, yaşa göre 39 dereceye kadar ateşin enfeksiyona karşı vücudun zafer kazanmasına müsaade etmek gerekiyor. Bunlar bağışıklık sistemini güçlendiriyor.


Ek vitaminlerin dengeli, yeterli beslenen çocuklarda çok fazla bir etkisi yok. Bitkisel olsun, sentetik olsun, piyasada satılan bağışıklık güçlendirici diye bilinen preparatların hiçbirisinin, özellikle çocuklarda geniş çalışmalarda güvenilirliği ve etkisi kanıtlanmamış.



Çocuklarda kulak-burun-boğaz enfeksiyonlarında tedavi nasıl olmalı?


Öncelikle faydalı olmaya çalışırken zarar vermemek gerekli. Antibiyotiklerin ne zaman ve hangi çocuklarda kullanılacağı açık şekilde tanımlanmış durumda. Bunların ipuçları hem klinik bulgular ile hem de laboratuvar testleri ile çok kolaylıkla bulunabiliyor. Öncelikle öksürük, ateş ve burun akıntısının bir düşman olarak görülmemesi gerekmekte. Bunların, bağışıklık sisteminin normal çalışması olduğu anlaşılmalı.


Özellikle çocuklarda kombinasyon ilaçlar kullanılmamalı. Öksürük şurupları, ağrı kesiciler ile beraber verilen ateş düşürücüler ve antihistaminikler faydalı olmadıkları gibi çok zarar verebiliyor. Antibiyotiği ciddi enfeksiyon tehditi altında kullanmak gerekiyor. Öncelikle çocuklarda bağışıklık sisteminin güçlenmesi için, bağışıklık sisteminin çalışmasına müsaade etmek gerekiyor. Ateş, öksürük ve burun akıntısı olduğunda bunları gidermeye çalışmak yerine, 48-72 saat kadar beklemek, tehlikeli durumları tanımak ve ancak bunlar ortaya çıktığında veya çıkma eğiliminde olduğunda müdahale etmek gerekiyor.


 Ropörtajı bu linkten aldım: http://www.uzerine.com/web/post.do?id=205




Ana Sayfaya Dön


Not: Tecrübelerim ve tavsiyelerim teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun dediklerinin yerini tutmaz. Lütfen sadece doktorunuzu dinleyin

20.000'den fazla Hassas Anne'ye binlerce kez teşekkürler!

 Desteğiniz ve paylaşımlarınızla büyüyoruz! Birlikte nice mutlu kutlamalara İnşallah.

20.000'den fazla Hassas Anne desteğiniz ve paylaşımlarınız için çok çok teşekkürler. Hassas Anne 20.000 takipçiyi geçince eşim bize sürpriz pasta almış :) Sizin yerinize de bir dilim pasta yedim. Sizlerle beraber nice mutlu kutlamalara İnşallah.




Çocuklarınızın bacaklarındaki morlukları önemseyin!


  Dizin altındaki morluklar genellikle yaramazlıktan oluyor ama dizin üstündeki morlukları önemsemek ve eğer kısa zamanda geçmiyorsa doktora göstermek gerekiyor. Ayrıca bir yere çarptıysa çarpmanın derecesiyle oluşan morluğun derecesi aynı olmalı, yani küçük bir çarpma büyük bir morluğa yol açıyorsa bunu araştırmanız gerek. Hastalık kaynaklı morlukların ilk oluşum yeri bacaklar. Allah korusun löseminin ilk belirtilerinden biri de bu morluklar olabiliyor. Doktor muayenesi ve kan sayımı genellikle şüphelenen anneleri rahatlatıyor. Tabii ki her morlukta doktora koşmayacağız ama morluk sayısı fazlaysa, diz üstündeyse, travmanın şiddetiyle ters orantılıysa, travma olmadan ortaya çıktıysa ve beraberinde dişeti ve burun kanaması varsa en kısa zamanda doktora danışmak gerekiyor.


Kaynak: http://www.hthayat.com/cocuklu-hayat/cocuk/cocuk-sagligi/haber/1008409-cocuklarin-bacaklarindaki-morluklara-dikkat





Ana Sayfaya Dönün

1 Nisan 2013 Pazartesi

#2NisanOtizmOrtakYayin #otizmifarketyasamipaylas


2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ…
                     NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK AYI….



ORTAK YAYIN YAZISI – M. İREM AFŞİN                                    2 Nisan 2013
Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.
Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.
2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.
Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.
Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.
Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz.
Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.
Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,
vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.

Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.

Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar için aylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli farkerken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.

Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!
Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 

Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!

Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.

Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek… Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün J 

Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti


OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ! Kampanyası:
Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!



Ana Sayfaya Dönün