Çocuğuma zarar verebilecek maddeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuğuma zarar verebilecek maddeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2013 Çarşamba

Konuk Doktor: Çocuk Alerjisi ve Astım Uzmanı Prof. Dr. Yonca Tabak: Alerjiyi Tetikleyen Çocukların Sevdiği 10 Besin

Çocuklarda alerji yüzyılın salgın hastalığı gibi bütün hızıyla yayılmakta. Okullarda, yuvalarda her 5 çocuktan birisinin alerjik olduğu ve her 10 çocuktan birisinin astım olduğu gözleniyor. Sprey şeklindeki astım ilaçlarını sınıflarda görmek artık sıradan bir hal almış durumda. 

Alerjinin genetik bir hastalık olduğu ve ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan bebeklerde daha sık görüldüğü biliniyor. Ancak genetik yapı alerjik hastalığın ortaya çıkışında tek etken değil. Bebeğin büyüdüğü çevre ve beslenme düzeninin genetik yapıya şekil verdiği gözlenmekte. Günümüz çocukları artık daha fazla şekerli ve hazır gıda tüketmekte; daha az taze meyve sebze yemekte. Bu durumun yaşadığımız yüzyılda gözlenen, alerjik hastalıklardaki hızlı artıştan kısmen sorumlu olduğu düşünülüyor.

ALERJİDEN KORUNMAK İÇİN HANGİ BESİNLERDEN UZAK DURMAK GEREKİR?

1-ÇİKOLATA (KAKAO)

Çocuklarımızda tat duyusu çok erken yaşta gelişir. Özellikle çikolatalı gıdalar, mutluluk hormonu dediğimiz endorfin salgılanmasına neden olduğundan, bir tür bağımlılık gibi çocukları kendine çeker. Oysa kakao, kahve ile aynı yapıya sahiptir ve yüksek oranda kafein içerir. Kafein uyarıcı bir maddedir. Çocuklarda midede asit salgısını artırarak reflüye neden olur. Çocuklarda
karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, geğirme gibi çoğu anne baba tarafından olağan karşılanan belirtiler reflü habercisi olabilir. Reflü mide asit salgısının yutma borusundan yukarı çıkıp solunum sistemine girmesi ile astım bulgularına yol açar. Astımlı çocuklarda %60 oranında sessiz reflü varlığı bildirilmektedir.

2-MARGARİN


Birbirleri ile zıt etkilere sahip iki yağ asidi omega-3 ve omega-6 yağ asitleri çocukların beslenmesinde dengede olmak zorundadır. Zeytin yağı ve fındık yağında bol bulunan omega 3’ün alerjiyi önleyici etkileri vardır. Margarin vb. bitkisel katı yağlarda yüksek oranda bulunan omega 6 ise alerjiyi artırmaktadır. Bitkisel katı yağ içeren açma, poğaça, pasta vb gıdaların çok tüketilmesi vücutta bu dengenin bozulmasına ve alerjinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

3-KIZARTMALAR VE CİPS

Yüksek oranda yağ ve kalori içeren kızartma gıdaları fazla tüketen bir çocuk kilo almaya yatkın olur. Şişman olmak çocuklarda astımın ortaya çıkışını 2 kat artırır. Ayrıca yağlı kızartmalar mide boşalmasını geciktirerek reflüyü ve reflünün tetiklediği astım alevlenmelerine zemin hazırlar.


4-KETÇAP


Domates fazla tüketildiğinde mide asit salgısını artırdığı bilinen bir gıdadır. Domatesin yoğun kullanıldığı ketçap vb. soslar çocuklarda mide rahatsızlığı yaratabilir. Katkısız olsalar bile fazla miktarda domates ve salçalı yemeklerle beslenmek, solunum yolunda mide asidine bağlı hasar oluşturup reaktif havayolu diye adlandırılan ve astımın habercisi kabul edilen tabloya
yol açabilir.

5-MAYONEZ



Mayonez yüksek yağ içeriği nedeniyle mide boşalmasını geciktirir. Sessiz reflüsü olan alerjik astımlı çocuklarda bu besin bronşit ataklarını çağırmaktadır. Son zamanlarda “fast food” yiyeceklerle sık tüketilen bu besin çocuklar için “hamburger, patates kızartması , kola” üçlüsünün vazgeçilmez bir üyesi haline gelmiştir.

6-BAL

Birçok anne alerji ve astıma iyi geleceği düşüncesiyle çocuklarına çeşitli şekillerde bal vermekte. Balın içinde şifalı kabul edilen birçok madde olduğu bir gerçektir; ancak bal aynı zamanda mide için oldukça ağır, hazmı zor bir gıdadır. Alerjik astımı olan çocuklara şifa niyetiyle kaşık kaşık bal yedirilmesi reflüye neden olabileceğinden sakıncalıdır.


7-ACI, BAHARAT

Acı ve baharat sessiz reflüsü olan astımlı çocuklar için gizli tehlikedir. Kırmızı biber ve biberli yemekler, sucuk, sosis vb işlenmiş et ürünleri çocuklarda alerji ve astımın alevlenmesine neden olmaktadır. Baharat çocukların diyetine sıklıkla pizza, lahmacun vb. gıdaların tüketimi sırasında girmektedir.


8- KOLA VE GAZLI İÇECEKLER


Kola da bir diğer bol kafein içeren ve uyarıcı olduğu bilinen bir içecektir. Son zamanlarda çocukların beslenmesinde bol yer tuttuğu
gözlenen kolalı ve meyveli gazlı içecekler reflü ve reflü üzerinde alerjik bronşit / astım ataklarına neden olmaktadır.

9- BUZLU ÇAY, KAHVE

Kafein içeriği nedeniyle geçmişte çocuklara fazla sık önerilmeyen bu içecekler de son zamanlarda soğuk servis edilmeleri nedeniyle çocukların beslenmesinde sık yer almaya başlamıştır. Buzlu çay, buzlu kahve gibi formlarda tüketilen bu içecekler çocuklarda mide sorunları ve iştahsızlığın başlıca nedenlerinden. Mide asit salgısını artırdığı bilinen bu gıdalar bir süre sonra reflü atakları yaparak alerjik bronşit alevlenmelerine neden olabiliyor.


10-ÇİĞ SARIMSAK,SOĞAN


Sarımsak ve soğan antioksidan ve anti-kanserojen kabul edilen özellikleri nedeniyle , son zamanlarda çocukların diyetine önceden
olduğundan çok daha fazla girmiştir. Toplumda natif tıbba yönelme özellikle sık hastalanan çocuklarda bu gıdaların sık kullanımını gündeme getirmiştir. Oysa; çiğ sarımsak ve çiğ soğan midede asit salgısını artırdığı ve alerjik astımı tetiklediği bilinen başlıca gıdalardandır. Çiğ soğan hamburgerlerin içerisinde ve lahmacunda karşımıza çıkarken; çiğ sarımsak cacık içerisinde yer alabiliyor.


11-ŞERBETLİ TATLILAR


İçeriğindeki katı yağlar ve margarin bir yandan şerbetli tatlılara lezzet verirken, diğer yandan çocuklarımızda mide sorunları yaratabiliyor. Baklava, şöbiyet, tulumba tatlısı gib ağır tatlılar sık ve fazla miktarda tüketildiğinde çocuklarda sessiz reflüye yol açmakta ve alerjik bronşit /astımı tetiklemektedir.


    ALERJİSİ VE ASTIMI OLAN ÇOCUKLARIMIZ İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ


1- Çikolata ve kakaodan uzak durmak

2- Sütlü ve meyveli tatlılar tüketmek

3- Kızartma yerine fırında patates yemek

4- Kola, buzlu çay ve kahveden uzak durmak

5- İçecek olarak suya alışmak

6- Katı bitkisel yağlarla hazırlanan salçalı yemekler yerine domatesle ve zeytinyağı ile hazırlanmış hafif yemekler yemek

7- Hamur işi gıdaları (açma, poğaça) evde hazırlamak

8- Şifa niyetiyle bal vermemek

9- Bol çiğ sarımsak/soğan ve baharat ve yağ içeren “fast food” gıdalardan uzak durmak

10- Yatmadan 2 saat öncesinden yemek yemeyi kesmek

Prof. Dr. Yonca TABAK

Çocuk Alerjisi ve Astım Uzmanı
www.alerjikcocuk.com





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler



3 Ekim 2013 Perşembe

Çocuklarınız yürüyen merdivenlerde yaralanmasın!



Çocuklarınız sünger, plastik ve parmak arası terliklerle yürüyen merdivene binerken çok dikkatli olun ve mümkünse sadece asansörü kulanın. Meydana gelen kazalar nedeniyle artık çoğu yürüyen merdivende bu uyarı var. Gerçekten çok ciddi ayakta kırık ve parmak parçalanma kazaları olmuş. Artık hepimizin çocuğunun ayağında bu plastik terlikler ve yağmur botları var çok dikkat etmemiz gerek. 

Bu resmi instagramdaki 1hassasanne hesabımda paylaştım ve Hassas Annelerimiz şunları yazdılar:

acemiannebaba: Şu yürüyen merdivenlerden o kadar çok korkuyorum ki. En son bir anneyi yürüyen merdivenlerden düşmesi sonucu kaybettik. Yetişkinler icin bile bu kadar tehlikeli iken cocuklarımız icin çok dikkatli olmalıyız

ayrisinannesi: Geçen gün optimum alışveriş merkezinde yeğenimin parmak arası terliği sıkıştı. İnanılır gibi değil,saniyeler içinde terliğin önü parçalandı. Neyseki ucuz atlattık. Çocuklara dikkat etmek lazım. aslında uyarı koyuyorlar artık ama insan unutuyor işte

bengu_benekli: Benim de bir arkadasimin kizi ayağini boyle kırmış. Sadece sünger degil plastik her türlü ayakkabı yağmur botu, crocslar hepsi tehlikeli. Zaten artık yürüyen merdivenlerde bu uyarıyı koymaya başladılar...






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

2 Ekim 2013 Çarşamba

Okan Bayülgen'in 'Çocuklarımıza ne yedirmemeliyiz?' programında uzmanların söylediklerinden akılda kalanlar

2 yaşına kadar çocuğun beslenmesi çok önemli. Tüm organları şekilleniyor. Tuz, salça, baharat, salça, bal, çikolata 1 yaşından önce yasak.

Ek besinlere artık "tamamlayıcı besinler" demek lazım. Bu tanım gerçekten çok önemli. Çünkü bebeğin büyümesi ile beraber gerekli besin ihtiyacını "sütü tamamlayacak şekilde verilece gıda". İlk 1 yıl fazla verilmemesi gerekiyor.

Çikolata ancak 2 yaşından sonra az az verilebilir. Çocuk tatlı ile geç tanışmalı. Ne yazık ki Türkiye’de çocuklar çok erken tatlılarla tanışıyor bunu engellememiz lazım. Şekeri her şeye katmasın anneler.

Süt olayı: Badem sütünde kalsiyum yoktur sütün verdiklerini veremez. Çocuk hiç süt içmezse yıllarca sonra içtiğinde o sütü tolere edemeyebilir. Sütün protein bileşimi çok özeldir. Proteinin yapı taşlarını almamız gerekiyor. Süt içinde bunu barındırır. Aminoasitler doku tarafından direkt olarak kullanılabilir. Sütü kaynattığınız zaman önemli derecede protein kaybolur. B2 vitamini yok olur. C vitamini de yok olur. Açık süt olabilir ama hazırlanış şekline dikkat edin. Süt fokurdadıktan sonra 5 dakika tutacaksınız. İneğin sağlığından emin olmanız gerekir. Bu nedenle kontrollü güvenli yerlerden almamız lazım. Pastörize sütü tercih edebilirsiniz. Tetrapak kutularda iç kısımda aluminyum yok, pastorizasyon işleminde kayıp olmuyor. Süt soğuk olarak içilmeyecek. Günde 2 bardak süt içilmesi iyi olur ya da yoğurt, kefir veya ayran olarak da tüketilebilir. Fazlası zararlıdır.

Anne sütü ilk 6 ay su bile vermeden verilmelidir. 2 yaşına kadar verilmelidir.

Yemeğini yemeyen çocuk masadan kalkacak. Arada birşey verilmeyecek. Bir sonraki öğünde yine sofraya oturacak. Anneler çocuğunu yedirmekle kendilerini tatmin etmesinler. Çocuklarıyla aralarında başka türlü bağ kursunlar.

Tüm endüstriyel ürünler çocuklar için risk teşkil ediyor. GDOlu ürünler konusunda endişeler var. Mısır, soya, domates ve çilek riskli olabilir GDO açısından.

Türkiye’de diyabet ve obezite inanılmaz arttı. Erken ergenlik, alerjiler de çok görülmeye başlandı. Çocuklarımızın üçte biri obezite tehlikesini yaşıyor.

Çocuğa yeme dediğin şeyi sen yiyorsan ve çocuk bunu görüyorsa bu onu daha da kötü etkiler.

Çocuklar tatlı olarak bitter çikolata yesin sadece o da çok çok az.

Çocuklar florürsüz diş macunu kullanmalı.

Cips kesinlikle yenmemeli. Çocuklara çok zararlı. Doymuş yağ oranı çok yüksek, ısınmış yağ ve içinde katkı maddeleri ve aşırı tuz var. Kazanda gün boyu 180 derecede yanıyor o yağlar bu nedenle de fast-food da çok zararlı.

Çocuklar için tehlikeli gıdalar: sosis, fıstık, ton balığı fazla yenilince, patates kızartması, salam, cips, fast-food





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

1 Ekim 2013 Salı

Konuk yazar: Tavuk sorunsalını Yeşil Anne Işık Kırgız yazdı


Tavuk konusu hepimizi tedirgin eden yiyeceklerin başında geliyor. Siz nereden alıyorsunuz, organik mi yiyorsunuz soruları geliyor.
Peki hangi tavuk sağlıklı, organik tavuk yesek mi yemesek mi?

Türkiye’de tavuk çok fazla tükettiğimiz bir besin. Mutfağımızda bir çok yemek, tavuk suyu çorbalar, pilavlar yapıyoruz. Tavuk endüstrisi de aslında en büyük ve gelişmiş endüstrilerden biri. Kurumsal bir çok firmamız var. Hepsi konuştuğunda tavukların AB standardında olduğunu, antibiyotik veya hormon, tarım ilacı gibi maddeler vermediklerini söylüyorlar. Güvenilirdir, içiniz rahat yiyin diyorlar.

Bir yandan da uzmanlar tavukların 24 saat uyutulmadığını, doğduğu andan itibaren antibiyotik aldığını, GDO’lu suni yemlerle ve hormonlarla beslendiğini söylüyorlar. 40 günde kesim yapıldığını ve kesimhanedeki tavukların hormonla şişirilmiş, güneş görmeden büyümüş hayvanlar olduğundan yürüyemediklerinden bahsediyorlar.




Beslenme konusunda benim en güvendiğim kişi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi metabolizma bölüm başkanı ve çocuk doktoru sayın PROF.DR. Ahmet AYDIN’dır. Taş Devri Diyeti kitabını defalarca okudum. Ben de bir çok gıda sektöründe uzun yıllar çalıştım, kendim de gözlemledim.

Ahmet hoca diyor ki; Tavuklar uyumadan soframıza geliyor, 40 günde yarım kilo olacakken 1,5 kiloya ulaşıyor. Pişiriyoruz tatsız tutsuz. Peki bu tavuklar nasıl sağlıklı?

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar da tavuklar sağlıklı değil diyor : “Tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu, tavukları büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESDBİR, ‘Elimizden geleni yapacağız’ dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan akademileri bile anlamış değil. Civcive antibiyotiği verirseniz, bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor.
Güneşe çıkarırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. Hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, ‘Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor’ diyor. 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?” 
Bir de yeni bir sektör olan organik tavukçuluk sektörü var.
Tavukların gezdikleri, doğal yemlerle beslendikleri 81 günden önce kesilmedikleri söyleniyor.

Pişirildiğinde gerçekten fark var. Daha yağlı ve kokulu, eti daha sert olan tavuklar.

Biz geçen aya kadar yıllardır tavuk almıyorduk ve oğluma da okulda tavuk çıkarsa yememesini söylüyordum. Çevremde, arkadaşlarımda küçük yaşta erken ergenlik yaşayan çok çocuk duydum, gördüm. Erkek çocukların memelerinin büyüdüğünü gördüm. Doktorların ilk yasakladığı besin tavuk oluyor. Bu sebeple yemem de yedirmem de!
Geçen ay ilk defa organik tavuk aldık. Aslında fırında tavuk suyuna pilav üzerinde kızaran tavuğa bayılırım. Düdüklü de haşlayıp, suyuna pilav yapıp fırında kızarttık. Tadı güzeldi, suyu da diğer tavuklarınkine nazaran daha yağlı ,sarı ve yoğun oldu.
Bir de bahçemizde yetişen tavuklarımız var. Bu tavuklar haziran ayında alındı ve 3 ayda geldikleri durum böyle: 

                           

1 kilo var yok, daha hiç yumurtlamadı. Ama bizim tavuklar yumurta tavuğu diğer et için yetiştirilen hayvanlar farklı deniyor. Sebze artıkları ile besleniyorlar. Domates, salatalık, yeşillik v.s..
Bu sebeple organik tavuk konusunda da içim %100 rahat olmadı. 

Ayda 1-2 kere , canımız istediğinde alıp yemeye karar verdik. Belli bir kontrol ve sertifikasyondan geçtiği için standart tavuklar kadar ilaç, hormon içermiyor diye düşündüm. Ancak tamamen doğal şartlarda yetişen tavuklardan da daha büyükler! Tavuğun cinsi ile ilgili olduğunu düşünüyorum, besi için yaratılmış türler olabilir. Tam güvenemedim.

Protein için beslenmemizde, keçi ,koyun eti olmalı, sebze ve baklagil tüketimimizi arttıralım. Mevsiminde temiz denizlerin balığını yiyelim. Hindi eti veya ördek deneyebilirsiniz.

Sizlere de tavsiyem, eğer tavuğun yetiştiği şartları görüp biliyorsanız içiniz rahat yiyebilirsiniz. Ama endüstriyel hiçbir üründen fayda geleceğini düşünmüyorum. Eğer bir yiyecek 300 yıl önce yoksa benim için sağlıksızdır. Buna da tabii ki tüm paketli ve endüstriyel gıdalar, deterjanlar giriyor.

Daha ucuza besleneceğiz diye, verim artacak diye tavuklar ne hale geldi? Evet tavuk ucuz ama biz kalan paramızı paketli meyve sularına, çikolatalara, gofretlere, dondurmalara, fruktoz şuruplu bisküvilere veriyoruz. Ve sağlıksız yaşama devam ediyoruz. Mevsiminde doğal, ekolojik beslensek, paketli gıda tüketmesek, kekimizi kurabiyemizi evimizde yapsak. Hem daha ekonomik hem de daha sağlıklı olur!
Evimizi temizleyeceğiz diye kimyasalları her yere boca etmemeli, doğal deterjan , ekolojik doğal temizleyiciler kullanmalıyız. Önümüz kış, camlar kapanacak, evimizin içindeki hava, dışarıdan daha zehirli bir hale gelecek. Evimiz en çok zamanı geçirdiğimiz yer, evimizin havasının temizliğine gereken önemi vermeliyiz.

Sevgilerimle

Yeşil Anne
www.yesilanne.com




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Hidrobiyolog Levent Artüz denizlerimizdeki kirliliği ve Marmara Denizinde yüzmenin ve midye yemenin zararlarını anlatıyor!

Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi’nin (MAREM) Başkanı Hidrobiyolog Levent Artüz, "Denizde arıtma diye kabul edilebilecek hiçbir unsur yok. Tamamen bir göz boyama. Türkiye’de hiçbir denizde arıtma yok" dedi. Denizlerdeki kirliliğin çift kabuklular üzerindeki olumsuz etkisine de değinen Artüz:
“Kum midyesi, istiridye, kara midye gibi çift kabukluların 90’lı yılların ortasından beri Marmara Denizi’nden çıkarılması yasak. Nedeni ise kirlenme yüzünden çift kabuklularda oluşan toksin organizmalar. Bunların ihracatta muazzam bir potansiyeli var ama insan sağlığına zararlı olduğu için değerlendiremiyorsunuz. Çünkü o kadar zararlılar ki midye yemek yerine pil emin daha az zarar görürsünüz" dedi.

Marmara Denizi’ndeki kirlilik nedeniyle balık türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. 1954’den bu yana faaliyette olan Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi’nin (MAREM) Başkanı Hidrobiyolog Levent Artüz Marmara Denizi’nin son halini ve mevcut durumununu Taraf gazetesinden Billur Özgül'e anlattı. 17 üniversitenin birlikte yürüttüğü projede Marmara Denizi’nin jeolojisi, oşinografisi (okyanus bilimi), biyolojisi, mikrobiyolojisi her bakımdan araştırılıyor.

Son yıllarda kirliliğin üst seviyeye çıkması nedeniyle denizlerde oksijen miktarının azaldığına dikkati çeken Hidrobiyolog Artüz, kirlenme sürecinin deniz canlıları, insanlar ve çevre üzendeki etkisini şöyle anlattı: “Elimizde Marmara Denizi’yle ilgili 1954’ten beri tutulmuş raporlar mevcut. Çok uzun yazılara konu olabilecek bir değişim söz konusu. Bu değişim 1980’lere dayanıyor. İlk olarak Atom Damalı ve Bedrettin Dalan zamanında İstanbul kanalizasyon projesi master planının revize edilmesi sonucu arıtmaların yapılması yerine atıkların Boğaz’daki alt akıntının taşıyıcı bant olarak kullanılması sonucunda Marmara Denizi kirlenmiştir. O gün bilim insanları buna çok karşı çıktı, bugünkü tabloyu çizdiler. Ama onlara inanılmadı ve proje uygulandı. Yabancı uzmanların o zamanki projeyi değerlendirme raporlarında, ‘Siz bu projeyi uygularsanız Marmara Denizi balıkçılığına noktayı koyarsınız’ yazıyor.”
ÇED raporuna rağmen tüp geçit yapılyor

Marmara Denizi’nde yapılan tüp geçidin etkilerini anlatan Artüz şunları söyledi; “Marmara Denizi’nde ilk tüp geçit Sezai Türkeş ve Fevzi Akaya zamanında gündeme geldiğinde Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarında atıkların arıtmadan alt akıntıya verilmesi devam ederken, tüp geçit de yapılırsa vahim sonuçlar elde edileceği raporlanmıştı. Bunların hepsi hasıraltı edildi ve bugünkü duruma gelindi. Hiçbir ölçüme gerek kalmadan beş duyumuzla algılayabileceğimiz düzeyde denizin pis olduğu belli.”

Oğlum denizden mikrop kaptı

Marmara Denizi’nin insan sağlığına yönelik olumsuz etkilerini başından geçen bir olayla anlatan Artüz, “Mesela bu sene Marmara Denizi’nde sörf yarışı yapıldı. Benim oğlum da yarıştı. Ama mikroptan orta kulak iltihabı, ciltte lezyonlar oluştu. Örneğin Florya Menekşe Plajı’na gidin denizde açığa doğru bakın. Kıyıdan 300 ila 500 yar ilerde üç tane şamandıra göreceksiniz. O şamandıralardan İstanbul’un kanalizasyon akıntıları dökülüyo ve siz insanlara ‘Menekşe Plajı’nda denize gir’ diyorsunuz. Bu kabul edilebilir bir şey değil” şeklinde konuştu.
Sağlık Bakanlığı engel oldu 

Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde yürütülen proje kapsamında Marmara Denizi’ndeki ağır metallerinin insan sağlığına etkilerini araştırdıklarını ifade eden Artüz çalışmaları sırasında yaşadıkları engelleri şöyle anlattı: “Marmara deniz suyunda bulunan ağır metallerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda yaptığımız araştırma, etik kurul iznimiz olmasına rağmen Sağlık Bakanlığı tarafından engellendi. Sebebini bilmiyorum ama çıkacak sonuçlardan korkuluyor galiba. Çünkü biz Marmara Denizi’nin göreceli olarak en kirli ve en temiz yerinde çalışmalarımızı yapacaktık. En kirli yerinde araştırmamızı yaptık, en temiz yeri olan Tekirdağ Hoşköy’de yapacağımız çalışma engellendi. Araştırma için 350 denekten saç ve kan örnekleri alacaktık.”

Boğaz'da fenerbalığı, kılıçbalığı artık yok

Yeni kuşağın 20 yıl önce bulunan birçok balık türünü yiyemediğini söyleyen Artüz sözlerine şöyle devam etti: “Balık türleri çok ciddi bir şekilde yok oldu. İlk önce ekonomik getirisi yüksek türler ortadan kalktı. Onları ekonomik getirisi olmayan türler kapattığı için eksikliği fark edilemedi. Lüfer, palamut azaldı ama av baskısı istavritin, sardalyanın üzerinde olduğu için toplam tonajlarda çok büyük değişim olmadı. Toplam tonajların içindeki tür sayısı azaldı, kirliliğe en dayanıklı türler paltama yaptı. Çok ciddi bir tür erozyonu oldu. 124 tane ekonomik öneme sahip türden 1,5 balık türüne indik. Boğaz’da eskiden olan dülger, fenerbalığı, kılıçbalığını yememiş, kömürcüm karası, çakal eriği gibi Boğaz’da çıkan balık türlerini de duymamışsınızdır bile.”

Atıkları denizin dipine itiyorlar

Haliç’in artık sadece temiz göründüğünü işin aslının öyle olmadığını anlatan Artüz şunları söyledi: “Çünkü tüm kirletici unsurlar kuşaklama kolektörü ile toplanıp Ahırkapı’nın önünden 65 metre derinliğe, denizin dibine hiçbir arıtma yapılmaksın basılıyor. Onun için bunca senedir atıkları toplayan kolektörler, denizin dibine atık basan pompalama istasyonları arıtma cihazı olarak gösterildi. Ama denizde arıtma diye kabul edilebilecek hiçbir unsur yok. Tamamen bir gözboyama. Türkiye’de hiçbir denizde arıtma yok.”

Dünya bize gülüyor

Günümüzde teknoloji geliştiği için mutfakta bulaşık makinesi deterjanı, parlatıcı, lavabo aç gibi kimyasallar kullanarak artık evsel atık değil sanayi atığı seviyesinde kimyasal atık ürettiğimizi söyleyen Levent Artüz şunları aktardı: “Hâlâ biyolojik atıkların arıtılması için çok büyük yatırımlar yapıldığı söyleniyor. Bizim biyolojik arıtmayı 1980’lerde yapmamız gerekiyordu. Bu yüzden ‘Biyolojik arıtma tesisleri için büyük yatırımlar yapıyoruz’ deyince bize gülüyorlar. Bizim artık direkt kimyasal arıtma tesisleri kurmamız gerekiyor. Marmara Denizi’ne elimizden gelen her türlü kötülüğü yapıyoruz. Marmara çok önemli bir koridor olduğu için kirlilikle canlı yaşamını bitirirseniz ne Akdeniz ne Karadeniz sağlam kalır.”

Doğum kontrol hapları balıkları kısırlaştırıyor

Artüz, insanların kullandıkları kimyasal ilaçların kanalizasyon vasıtasıyla denize karıştığını ve balıkları da etkilediğine dikkati çekti: “Doğum kontrol hapları gibi cinsel içerikli haplar kullandığınız zaman idrarınızla dışarı atsanız bile işlevini kaybetmiyor. Bu kanalizasyon ile denize atıldığında aynı işlevi balıklar üzerinde de sürdürüyor. Bu da balıkların üremesinde olumsuz etkiler yaratıyor. Birçok ilaçta da aynı durum söz konusu.”

Sanayiler kâr amaçlı özdenetim yapıyorlar

Sanayiinin de denizleri kirlettiğini ama kâr amaçlı bir şekilde yeterli olmasa da arıtma faaliyetini yürüttüğünü belirten Artüz, “Çünkü sanayii de kirletmek demek kârdan zarar etmektir. Bu yüzden özdenetim yapmak zorundalar. Örneğin klor üretiyorsanız ve atığınızda klor varsa zarar etmiş oluyorsunuz. Onun için mümkün olduğu kadar az kaçak yapmaya çalışıyorlar. Bizim Marmara Denizi’nde en büyük problemimiz evsel atıklar” dedi.


kaynak: http://t24.com.tr/haber/levent-artuz-midye-yerine-pil-emin-daha-iyi/240862





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

30 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuklarınızın içtiği boyalı içeçeceklerin içinde neler var ki 3 ay saçtan çıkmıyor?

Hassas Annemiz Başak uyarıyor:

İyi akşamlar Ece hanım, sizi takip edebileceğim her yerden ilgiyle takip ediyorum. İlk keşfettiğimde benim gibi insanlar da varmış demek ki demiştim, sizin gibi her şeyimi evde yapan 1,5 yaşında oğlu olan ve çalışan bir anneyim. Bazen çok yoruluyorum gerçekten ama emek vermeden olmuyor, amacım İnşallah oğlumun mümkün olduğunca geç yapay gıdalarla karşılaşması. Geçenlerde iş yerimde bir stajer başladı saçlarının uçlarındaki kızıllık dikkatimi çekmişti sordum ben de " na.. ile boyadım" dedi. Nasıl yani dedim içecek değil mi o? Evet dedi ama saçını içinde 15 dakika bekletmiş ve 3 aydır çıkmıyormuş. Şok oldum nasıl bir içecek saçtan çıkmaz sonra araştırdım ve evet gerçekten böyle birşey varmış. Düşünebiliyor musunuz bunları çocuklar içiyor. İçinde nasıl bir kimyasal varsa saç boyasından bile güçlü hiç akmamış...





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler



29 Eylül 2013 Pazar

Çocuğunuzun Beslenme Çantasında Neler Olmalı?

Günün büyük bir bölümünü okulda geçirecek olan öğrencilerin, derslerinde başarılı olabilmeleri için aldıkları gıdanın önemi büyük olduğuna dikkat çeken Park Sima Limited Şirketi Genel Müdürü Diyetisyen Gülşen Altın, 'Hem bedensel hem de zihinsel enerji için dengeli sağlıklı bir beslenme planı yapılmalı. Kahvaltıda taze sıkılmış 1 bardak portakal suyu, yumurta, süt, peynir, zeytin yer almalı' dedi.

Kahvaltının günün en önemli besini olduğunu vurgulayan Diyetisten Gülşen Altın, sağlıklı beslenme alışkanlığının küçük yaşta aileler tarafından kazandırılması gerektiğine dikkat çekti. Anne ve babaların çocuklarının beslenme çantası için dikkatli bir alışveriş yapmasını öneren Altın, 'Hem bedensel hem de zihinsel enerji için dengeli sağlıklı bir beslenme planı yapılmalı. Kahvaltıda taze sıkılmış 1 bardak portakal suyu, yumurta, süt, peynir, zeytin yer almalı. Tahin, Pekmez, bal, fındık-fıstık ezmesi olabilir. Çavdar Ekmeği ya da çok tahıllı ekmekler tercih edilebilir' diye konuştu.

DAMAK ZEVKİ GELİŞECEK

Obezitenin ve sağlıksız ayaküstü fast food beslenmenin salgın bir hastalık durumuna geldiğine dikkat çeken Altın, sözlerini şöyle sürdürdü: 'Çocuklarımızın damak tatlarını küçük yaşlarında sağlıklı seçeneklere yönlendirmeliyiz. Yoğun yaşamlarımıza rağmen çocuklarımıza mutlaka zaman ayırmamız gerekiyor. Öğrencilerimizin çikolata, bisküvi, hamburger, cips, kola gibi zararlı seçeneklerden uzak tutulması gerekiyor. Onların damak tatlarına uygun sağlıklı seçenekler mevcut. Anne soğuk sandviçleri, poğaça ve kekleri çocukları besin katkı maddelerinden sağlıksız beslenmekten uzak tutacak. Beslenme çantalarını kontrol ederseniz. Onun zevklerine göre yeni seçenekler de üretilebilir.'

OKUL ÇAĞINDA BESLENME

5- 13 yaş grubu çocuklarının sağlıklı büyüme ve gelişim sağlamaları için beslenme çantalarının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Altın,beslenme çantasının kolay taşınabilir olması konusunda da velileri uyardı. Sağlıklı bie beslenme çantasının içinde neler olması gerektiğini Altın şöyle anlattı: "Kutu süt (200 ml), kutu ayran(150gr), kutu (%100) meyve suyu (200ml), karışık meyveli kuruyemiş (çekirdekli siyah üzüm, kuru dut, badem, fındık, fıstık, kuru kayısı, kuru incir, leblebi), taze meyve, anne kurabiyesi, anne poğaçası, anne sandviçi olmalıdır. Çocuğunuz öğünlerini ders ve tenefüs saatlerine göre planlamalısınız. Çocuklar, her 2 teneffüste 1 ara öğün yapmalıdır. Beslenme çantası içerisinde hazır gıdalar değil, evde hazırlanmış gıdalar konulmalıdır. Çocuk sabah uyandığında mutlaka sabah kahvaltısı yaptıktan sonra okula gitmelidir. Beslenme çantasında en önemlisi olan suyu koymayı unutmayınız"

İlkokul yaşındaki çocukların hareketli olacağı göz önüne alınırsa,şeker içeriği yüksek çikolata, bisküvi gibi besinler yerine istediği kadar karışık meyveli kuruyemiş tüketebileceğinin altını çizen diyetisyen Altın, "Bu yaş grubu çocukların oldukça hiperaktif olduklarını düşünürsek gereksinimleri karşılayacak hem besleyici değeri yüksek hem de çocukların zevkle tüketebileceği besinler olmalıdır. Çikolata, cips, bisküvi ve şeker gibi gereksiz kalori, doymuş yağ içeriklerinden uzak durulmalıdır" diye konuştu.

Beslenme çantasındaki en önemli grubun süt ve süt ürünleri olduğuna dikkat çeken diyetisyen Gülşen Altın, "Beslenme çantasında uzun ömürlü UHT sütlerin tercih edilmelidir. Çünkü bu sütler kutuları açılmadığı sürece oda sıcaklığında da güvenle saklanabilirler. Aynı zamanda vücudunuz için gerekli olan kalsiyum ve riboflavinin en iyi kaynağı olan süt, yoğurt ve peynir grubudur. Çocukların özellikle kemik ve diş sağlığı, büyüme ve gelişme, dokuların onarımı, sinir ve kasların düzenli çalışması, vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesi için önemlidir" dedi.







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün


18 Eylül 2013 Çarşamba

Çocuklarınızı şekere bağımlı yapmayın!

Prof. Canan Karatay: 5 yaşına kadar çocuklarınıza şeker vermeyin, vücutları bunu kaldıramaz. Bal ve pekmez de buna dahil. Çocuklarınızı şekere alıştırmayın. Anneler bunu yapıyor. Çocuklara şeker getirmek yok. Her gün yumurta yedirin. Yumurta çok önemli. Tabii ki serbest dolaşan tavuk olacak, fabrikadan çıkmayacak. Çocuklara yedirdiğiniz hiç bir şey fabrikadan çıkmayacak. En son yapılan araştırmalar bunu gösteriyor. Bunlar beyin ve sinir hücrelerini etkiliyor. Çocukları ceviz, badem, bulgur, mercimek, sebze, et, 

Beyninizi değiştirin. Çocuklara şeker çikolata vermeyeceksiniz. Çocuklara ne verirseniz onu alır onu ister. 4-5 yaşında kadar alışmazsa ondan sonra bağımlı olmaz. Çocuk dünyayı çevresiyle tanıyor. Çocuk taklit ederek büyür. Ne görürse onu yapar. Anneler babalar, aile büyükleri, bakıcılar, okullar bunlar çok önemli. Bugün küçücük çocukların bile karaciğeri yağlanmış. Yapmayın bunu. Çocuğu rüşvete alıştırmayın. Yemeğini yersen şeker veririm gibi şeyler çok zararlı. Çocuklar gördüğünü yapacak. Çocuğu zorlamayın örnek olun. Olumlu konuşmalar yapın. Dolabınızı boşaltın. Zararlı şeyleri evinize sokmayın. Çocukların sağlıklı yağa ihtiyacı var. Kalp yanlız yağı enerji olarak kullanır yağdan korkmayın. Paça çok sağlıklıdır. Mutlaka yedirin.

Yandık ki ne yandık! Şimdi herkes itiraz edecek ama o kadar doğru söylüyor ki Hocam. Ağzına sağlık. 






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Devlet okullarında dağıtılan sütler

 Geçen sene olduğu gibi bu sene de devlet okullarında okuyan ilkokul ve ana sınıfı öğrencilerine haftada 3 gün süt dağıtılacak. Çocuğunun süt içmesini istemeyen veliler okul başladığında dağıtılan formda bunu belirtiyorlar. Bu formda çocuğunuzun süte alerjisi olup olmadığı da soruluyor.

 Bu uygulama tabii ki özellikle maddi durumu kötü olan aileler için çok faydalı.  En azından haftada üç gün bu çocuklar süt içmiş oluyorlar. Normalde sütü zor içen çocuklar da diğer arkadaşları içince onlara uyup süt içebiliyor. İyi niyetle yapılan bir kampanya ama geçen sene bazı zehirlenme vakaları olduğu için bazı veliler çocuklarına süt verilmesini istemiyorlar.

 Ben de geçen sene formda Alper'in süt içmesini istemediğimi belirttim. Süt verilen günlerde genellikle yanına kutu organik süt koydum onu içti.  Zehirlenmeler ve normal (organik olmayan) süt olması hoşuma gitmedi. Kutu süt olması da iyi değil tabii. Çocuklara güvendiğim sütçümüzden aldığım sütü (inekler evimin önündeki çayırlıkta otluyor) ve bazen de organik günlük süt veriyorum. Organik olmayan sütte olabilecek antibiyotikler ve hormonlar beni endişelendiriyor. Zaten günde sadece 1 bardak süt içiyorlar. Kalsiyumu dereotundan, peynirden ve çok yedikleri benim mayaladığım yoğurttan alıyorlar. Bu sene de okuldaki forma içmeyecek diyeceğim. Hem belki de onun içmediği sütler ihtiyacı olan başka bir çocuğa da gidebilir.





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

18 Ağustos 2013 Pazar

Plastik terlikler yüksek oranda cilt üzerinden vücuda alınabilecek kimyasal maddeler içeriyor!



Plastik terlikler yazın çocuklarımızın ayaklarından çıkmıyor. Genellikle çok ucuza alabildiğimiz için çeşit çeşit renk renk alıyoruz. Daha geçenlerde 7,5 liraya kızların beğendiği bir terliği aldım. Sonra  da bu haberi okudum. Plastik terlikler yüksek oranda cilt üzerinden vücuda alınabilecek kimyasal maddeler içeriyormuş. Sanırım özellikle çok ucuz olanlarda bu risk daha fazla. Ama gidip bir plastik terliğe de 80-90 tl vermek her ailenin yapabileceği bir şey değil. Bilemiyorum nasıl bilebiliriz hangi plastik terliğin bu maddeleri içerip içermediğini. Yine de bu yapılan araştırmadan haberiniz olsun istedim.




Haber:


Plastik terliklere dikkat!

Batı Alman Radyo Televizyon Kurumu'nun (WDR) girişimiyle, plastik terlikler üzerinde yürütülen bir araştırma, terliklerin kanserojen madde içerdiğini ortaya koydu.
Yaz aylarının vazgeçilmezi olan plastik terliklerin sağlık açısından bazı riskleri barındırdığı ortaya çıktı. Batı Alman Radyo Televizyon Kurumu'nun (WDR) inisiyatifi ile yapılan araştırmada, farklı fiyat aralıklarından seçilen on plastik terlik incelenmek üzere laboratuvara gönderildi. Araştırmanın sonuçlarına göre, terlikler yüksek oranda cilt üzerinden vücuda alınabilecek kimyasal maddeler içeriyor.

Terlikler PAH içeriyor

Terliklerde tespit edilen en tehlikeli kimyasal ise polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH) adı verilen madde. PAH, kanserojen olarak biliniyor. Almanya Federal Çevre Dairesi uzmanları, uzun zamandır bu maddenin kullanımının bir sınır değeri belirlenerek kısıtlanmasını talep ediyor, ancak henüz bu yönde bir düzenleme yürürlüğe girmedi. Laboratuvar sonuçlarına göre test edilen on terlikten altısında, söz konusu sınır değerinin üzerinde PAH maddesi tespit edildi.



Test edilen yedi terliğin ise ağır metaller içerdiği belirlendi. Bu metaller her ne kadar cilt tarafından alınmasa da, çöpe atıldığı takdirde içerisinde bulunan kromm , kurşun ve kadmiyum nedeniyle çevreyi kirletiyor.

Uzmanlar, plastik terliklerin çorapla giyilmesi tavsiyesinde bulunuyor


kaynak: http://www.amerikaliturk.com/news/yasam/48205-plastik-terliklere-dikkat/





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

8 Ağustos 2013 Perşembe

Lütfen çocuklarınızı kuaföre götürmeyin

Şimdi bazı Hassas Anneler bana kızacak ama ben de gördüğümü yazmak zorundayım. Lütfen bana kızmayın, elinizden geleni yapın. Dün 3 çocuk annesi olarak çok ender yapabildiğim birşeyi yaptım ve bayram için manikür- pedikür yaptırmaya kuaföre gittim. Gerçekten çok iyi geldi, biraz insan içine çıkabilecek duruma geldim. Çocukların yemeği filan derken ancak gece 21:30'da gidebildim ama arife günü olduğu için 23'e kadar açıktı. Çocukları babaanne ve dedelerine bıraktım. 

O saatte bile kuaförde 2 yaşında bir bebek vardı. Annesiyle gelmişti. O kadar üzüldüm ki. Bir yanda röfleden, saç boyasından, ojeden, asetondan gelen kokular, bir yanda inanılmaz yoğun bir şekilde sıkılan saç spreyinden üstüne üstüne gelen duman. Ben bile zor duruyordum ki yavrucağızın nefes alması mümkün değildi. Sıcak olduğu ve klima çalıştığı için de kapı pencere kapalıydı. Bebeğin önünde de 1,5 saat yerinden kıpırdamadan dursun diye en zararlısından şekerleme ve çubuk kraker. Hiçbirşey demedim. Annenin keyfini bozmak istemedim. Anneyi anlıyorum belli ki bırakacak kimsesi yok. 2 ve 9 yaşlarındaki iki kızını almış gelmiş, bayram için kendine bakım yaptırıyor. Anne de olsa biraz güzelleşmek, kendine bakmak ve en önemlisi kendini iyi hissetmek onun da hakkı. O kendini iyi hissedince çocuklarına iyi davranacak (zaten çok iyi davranıyordu kızlarına ve çok uslu akıllıydı kızları), böylelikle de çocukları da iyi hissedecek.

Sadece şunu demek istiyorum. Kuafördeki bu kimyasallar ve kokular çocuklarınız, bebekleriniz, hamileyseniz veya emziriyorsanız sizin için zararlı. Mümkünse kuaföre gideceğiniz zaman çocuklarınızı birine bırakın ve tek başınıza gelebileceğiniz saatleri seçin. Mutlaka çocukları götürmeniz gerekiyorsa sigara içilmeyen ve havalandırması iyi olan kuaförleri ve fazla kalabalık olmayacak saatleri seçin. Ben kızlarımı sadece 1 kez kuaföre götürdüm o da saçlarını kestirmek için, bunun için de fazla kimsenin olmayacağı bir saati seçtim. Bunlara dikkat edince güzelleşmek tabii ki tüm Hassas Annelerin hakkı.




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Sağlık Bakanlığı antibiyotik kullanımına test zorunluluğu getiriyor

Hassas Anneler olarak çocuklara ve bebeklere gereksiz antibiyotik verilmesine karşıyız. Antibiyotik ve diğer bütün ilaçlar sadece gerekli olduğunda ve doktorunuz tarafından yazıldığında verilmeli. Aksi halde yarardan çok zarar veriyor. Çocukların bağışıklık sistemi gelişemiyor ve antibiyotiklere karşı direnç oluşabiliyor. Her soğuk algınlığına karşı gereksiz antibiyotik kullanan çocuklar daha sonra ciddi bir hastalığa yakalandıklarında direnç geliştirdikleri için bu sefer antibiyotikler işe yaramıyor ve bu da çok tehlikeli oluyor.

Türkiye'de çocuklara çok fazla ilaç veriliyor. Sadece antibiyotik de değil, ateş düşürücü ve öksürük şurubu da gereğinden fazla kullanılıyor. Yan etkisiz ilaç yoktur bunu unutmayın. Sağlık bakanlığı da bunu farketmiş olacak ki harekete geçmiş ve artık doktorlara reçete yazılmadan önce hızlı tanı testi yapma zorunluluğu getireceklermiş. Doktorlar hastanın boğazından aldığı örnekle test yapacak ve ondan sonra antibiyotik yazabilecekmiş.

Bu tabii ki güzel bir uygulama ama antibiyotik sadece boğazda Beta mirobu olduğunda yazılmıyor. Antibiyotikler, bakterilerin yol açtığı enfeksiyon hastalıklarını tedavi etmek için kullanılır. Ya bakterileri öldürerek ya da çoğalmalarını durdurarak etki ederler. Orta kulak enfeksiyonu, zatürre, idrar yolları enfeksiyonu, alerjik olmayan bronşitler, enfeksiyöz ishallerde de antibiyotik kullanılması gerekir ve bunlar boğazdan alınan örnekle teşhis edilemez. Ama tabii sadece boğaz testi değil de saydığım bu sorunların olup olmadığına bakacak testleri de yapacaklarsa bu çok güzel bir uygulama olacaktır.

Ayrıca doğru antibiyotik kullanımı ile ilgili Habertürk'teki bu haber de faydalı:

                Çocuklarda antibiyotik kullanımı nasıl olmalı?

Çocuklarda antibiyotik kullanımında doğru bilinen yanlışları Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İzlem Göçmen’e sorduk.

Çocuklarda antibiyotik hangi hastalıklarda kullanılmalı?Hastalıklar virüsler ve bakteriler olmak üzere iki tür mikroptan oluşur. Gribal enfeksiyonlar, suçiçeği, kızamık, kabakulak gibi hastalıklar virüs mikrobundan oluşan viral enfeksiyonlardır ve antibiyotik kullanmaya gerek yoktur. Ancak orta kulak enfeksiyonu, zatürre, alerjik olmayan bronşitler, enfeksiyöz ishaller, ve bazı boğaz enfeksiyonları gibi bakteriyel enfeksiyonlarda antibiyotik kullanmak gerekir. Gribal enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımına gerek yoktur.

Antibiyotik hastalık hangi aşamaya geldiğinde ve ne zaman kullanılmalı?
Viral enfeksiyonlar sırasında vücut direnci düştüğü için bazen üzerine ikincil bakteriyel enfeksiyonlar gelişebilir, bu gibi durumlarda hasta yakın takip edilerek gerektiğinde antibiyotiğe başlanabilir.

Doktora danışmadan antibiyotik kullanımı ne kadar doğrudur?
Her hastalıkta ve her kişiye kullanılacak olan antibiyotik farklılık gösterir. Dolayısıyla tedavide aksamaya sebep olup hastayı istenmeyen durumlarla karşı karşıya bırakabilir. Antibiyotikler mikropları öldürürken vücudumuzdaki birçok dokuya da zarar verir. Özellikle antibiyotik gerektirmeyen bir durumda doktora danışmadan kullandığımız antibiyotik mikropsuz bölgelerde ağır hasar yapabilir.

Çocuk her hastalandığında antibiyotik kullanmak ne kadar doğru?
Viral enfeksiyonlarla antibiyotik kullanmak doğru değildir. Gereksiz antibiyotik kullanımı çocuklarda antibiyotik direncine yol açar. Ayrıca antibiyotiklerin çoğu karaciğer ve böbrekten atılırlar, gereksiz yere kullandığımız antibiyotikler bu organlarımız yorar ve normal işlevlerini yapmasını engeller.

Antibiyotiklerin minimum kullanım süreleri ne olmalıdır?
Antibiyotik kullanımının süresi antibiyotiğin çeşidine ve hastalığın türüne göre farklılık gösterebilir. 3 gün kullanılacak antibiyotik olduğu gibi 10-14 gün süre ile kullanılması gereken antibiyotiklerde vardır. Antibiyotik süreleri doktorun önerdiği süreden daha kısa olmamalıdır. Çünkü yetersiz tedavi hastalığın tekrarına ve tam iyileşememeye yol açabilir.

Antibiyotikler vücuttaki yararlı bakterileri öldürür mü?
Vücudumuzda bazı görevleri olan bakteriler vardır. Biz onlara flora bakterileri diyoruz. Antibiyotikler bu yararlı bakterileri de öldürebilir ve bu bakteriler ortamda bulunmadığında zararlı bakteriler daha kolay çoğalarak hastalık yapabilir.

Antibiyotik tedavisine başlandığında görülen hangi yan etkilerden sonra hemen doktora başvurulması gerekir?
Alerjik reaksiyon gelişmişse ve antibiyotik kullanım süresi 3 günü geçmesine rağmen hastalığın gidişatında iyileşmenin aksine daha da kötüye gidiş söz konusuysa hemen doktora başvurulması gereklidir.

Antibiyotiklerin vitaminlerle birlikte kullanılması gerekir mi? Yoksa vitaminler antibiyotiklerin etkisini azaltır mı?
Eskiden antibiyotiklerin mutlaka vitaminlerle birlikte alınması önerilirdi ama yapılan araştırmalar antibiyotiğin tek başına alınmasında bir sakınca olmadığını ve vitaminlerin ekstra bir yararı olmadığını göstermiştir.

Koruyucu antibiyotik kullanımı nasıl olmalıdır?
Koruyucu antibiyotik tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, boğazda beta enfeksiyonu sonrası geçirilmiş kalp ya da eklem romatizmasında ve tıbbi olarak düşük bağışıklık sistemi saptanmış kişilerde kullanılabilir. Ama asla normal bireylerde hastalık gelişmesin diye koruyucu antibiyotik kullanılmaz.

1. haber kaynak: http://www.haberinyeri.net/test-yoksa-antibiyotik-de-yok-165659h.htm
2. haber kaynak: http://www.haberturk.com/saglik/haber/689901-cocuklarda-antibiyotik-kullanimi-nasil-olmali






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Bu konuşmayı herkesin okuması gerek! Kansere Neden Olan Beslenme Alışkanlıklarımız (Prof. Dr. Kenan Demirkol)

Bu yazıyı okuyunca moraliniz bozulacak (Benim bozuldu) ama gözümüzü kulağımızı kapatınca gerçekler gerçek olmaktan çıkmıyorlar. Gerçeklerin bilinmesini istiyorsanız paylaşın. Paylaşın ki endüstri artık sizin uyandığınızı ve zararlı maddeleri çocuklarınıza vermeyeceğinizi bilsin. Siz almazsanız o almazsa ben almazsam emin olun ki sağlıklı alternatifler yapılacak. Nasıl paraben adlı koruyucu maddenin kanserojen olduğu ortaya çıkınca ve bunu bizler yayıp kimse içinde paraben olan ürünleri almamaya başlayınca ve bu ürünler raflarda kalınca hemen endüstri parabensiz ürünler yapmaya başladı yine öyle olacak. Sağlıklı ürünleri siz tercih edince o ürünler yaygınlaşacak. Herkes bilsin.

Kansere Neden Olan Beslenme Alışkanlıklarımız (Prof. Dr. Kenan Demirkol)


İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

                                   “YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…

Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi.

Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, ama biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye. Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.

İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.

Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü;

insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor. Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz. Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli. sismanHalbuki

Mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu, aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı. Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun. Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap. Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani;

İnsanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır. 30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazımkanser yok.

Karın tipi şişmanlık eşittir şeker hastalığı, eşittir kalp hastalığı, eşittir kanser.

O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından, o zaman nişastayı da kesmemiz lazım. Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.

- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.

Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar. Peki oksitleyen ne? Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki; ayçiçeği yağı, mısır özü yağı veya margarinden elde edilen trans yağ asitleri kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.


Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.

Yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler. Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.

- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?
- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.

O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor. Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır o da suyun içine karışıyor dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.

Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.

Yani musluk suyu için Allah aşkına.

- Arıtıcılar hocam?
- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.

Musluk suyu İstanbul’da kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun 100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken? Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.

Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.

- Yani hocam üçgenin içinde 5 mi yazması lazım?
- Evet polipropilen

- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.

Bu günlük de bu kadar…..

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

kaynak: http://dogader.org/index.php/sagligimiz-icin/650-kansere-neden-olan-beslenme-aliskanliklarimiz







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

1 Ağustos 2013 Perşembe

Çocukların en çok neler boğazına kaçıyor?

Çocuklarda en çok sert şekerler boğaza kaçıp boğulmaya neden oluyorlar. Amerika'da yapılan bir araştırmada 2001-2009 arasında 14 yaşın altındaki 16,100 çocuk boğazlarına sert şeker kaçtığı için acile götürülmüş. Toplam 112,000 yani yılda 12,400 çocuk ölümcül olmayan boğulmalar nedeniyle acile gitmiş.

Boğulma nedeniyle çocukları acile gönderen diğer gıdalar şunlar:
Şekerler: 13,324 acile gidiş (%12.8)

Sosisli dışındaki etler: 12,671 acile gidiş (%12.2)

Kemik: 12,496 visits (12 percent)

Meyve ve sebzeler: 10,075 acile gidiş (%9.7)

Mama, süt veya anne sütü: 6,985 acile gidiş (%6.7)

Çekirdek, kuruyemişler: 6,771 acile gidiş (%6.5)

Cips, kıvrık kraker, patlamış mısır: 4,826 acile gidiş (%4.6)

Bisküvi, kurabiye ve kraker: 3,189 acile gidiş (%3.1)

Sosis: 2,660 acile gidiş (%2.6 )

Ekmek ve hamurişi: 2,385 acile gidiş (%2.3)

Patates kızartması: 874 acile gidiş (%0.8)


Acile boğazına bir şey kaçtığı için gelenlerin çoğu tedavi edilip eve gönderildi ama yaklaşık yüzde 10'u hastaneye yatmak zorunda kaldı. Sosis, çekirdek, kuruyemiş ve kabuk yutarak boğulanlar en çok hastaneye yatırılanlar oldu. Ölümcül olmayan boğulmalarda ortalama çocuk yaşı 4,5'tu ve yarısından çoğu erkek çocuğuydu.

Çocuklarda boğulma riski yaratan yiyecekler çocuğun boğaz yapısına benzer olanlar (sosis), çiğnemesi zor olanlar (çiğ sebze ve meyveler), avuç dolusu yutulabilenler (çekirdekler ve kuruyemişler) de oldu.

Uzmanlar, 5 yaş ve altı çocuklara sert şeker ve sakız verilmemesini ve çiğ sebze ve meyvelerin küçük kesilerek verilmesini öneriyorlar. Çocuklar yemek yerken izlenmeli, ağızlarında yiyecek varken koşmamalı, yürümemeli, oynamamalı ve yatmamalılar. 


Aileler ve bakıcılar çocukların boğazlarına birşey kaçıp nefes alamadıklarında ne yapacaklarını çok iyi bilmeliler!





kaynak: Bu araştırma, 29.07.2013 tarihinde Pediatrics dergisinde yayınlanmıştır. http://www.livescience.com/38499-children-choke-foods.html






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

22 Temmuz 2013 Pazartesi

En çok yapılan çocuk oto koltuğu hataları

1. Her yolculukta çocuk oto koltuğu kullanmamak. 
"Çok yakın bir yere gidiyorduk", "Oto koltuğuna bağlanmaktan nefret ediyor, bu seferlik bağlamadım.", "Oto koltuğunda çıldırdı, onu sakinleştirmek için bir dakikalığına kucağıma aldım." Uzmanlar bunları bir kaza sırasında yaşanan trajediler sonrasında ailelerden duyuyorlar. Unutmayın bir kerelik yapılan bir hata, ömür boyu pişmanlığa dönüşebilir.

Aklınızda olsun, kanuna göre de çocuklarınız arabada her zaman çocuk oto koltuğunda bağlı olarak seyahat etmeli. Bunun önemli nedenleri var.Her yıl onbinlerce çocuk kazada yaralanıyor ve binlercesi de ölüyor. Çocuk otomobil koltukları kazada ağır yaralanma ve ölme riskini büyük ölçüde azaltıyor. 

2. Eski veya ikinci el çocuk oto koltuğu kullanmak
Çok ucuza bulduğunuz o ikinci el oto koltuğu size çok avantajlı gibi görünse de çocuğunuzun hayatına mal olabilir. Aynı şey çok eski koltuklar için de geçerli. İkinci el koltuklar çoğu zaman kullanım ve araca takma kılavuzu olmadan satılır ve bu kılavuzdaki bilgiler aslında çok önemlidir. Ayrıca bir kazaya karışmış oto koltukları görünürde bir hasarları olmasa da işlevini yitirmiş olabiliyor. Bir de bu koltuklarda bir üretim hatası olup üretici tarafından geri çağrılmış da olabilir. 

Çok eski koltuklar da günümüzün güvenlik standartlarına uygun olmayabiliyor. Üreticiler plastiklerin yaklaşık 5 yılda eskidiğini ve yeni koltuklar kadar güvenilir olmadığını belirtiyor. Çoğu oto koltuklarının üstünde son kullanma tarihi var, lütfen buna dikkat ediniz. Hemen şimdi oto koltuğunuzun son kullanma tarihini kontrol ediniz. Çocuklarınız arasında çok yaş farkı varsa küçük çocuğunuzun büyük çocuğunuza ait oto koltuğunu kullanması bile sakıncalı olabilir. 

3. Çocuğunuzun oto koltuğunu öne bakar konuma gereğinden önce getirmek
Çocukların büyük kafaları ve fazla güçlü olmayan boyunları vardır ve önden çarpışmalarda çocuğunuzun başı öne doğru savrulabilir ve bu omurilik zedelenmelerine yol açabilir. Uzmanlar çocuğunuzu 2 yaşına kadar arkaya dönük koltuklarda oturtmanızı tavsiye ediyorlar. Eğer çocuğunuz normalden uzun ve kiloluysa daha erken öne bakan koltuklara geçebilir. 

4. Çocuk oto koltuğu kullanımını gereğinden erken bırakmak
Ülkemizde 1.35 metreden kısa ve 36 kilogramın altındaki çocuklar için ağırlıklarına uygun oto güvenlik koltukları kullanılması zorunlu. Bu da yaklaşık 10 yaşına kadar oto koltuğu kullanmak zorunlu demek ama çoğu aile çocuğu biraz büyüyünce oto güvenlik koltuğu kullanımını bırakıyor. 

5. Oto koltuğunu doğru takmamak
Çocuk oto koltuğu yanlış takılırsa hiçbir işe yaramaz. Bu nedenle mutlaka kullanım kılavuzuna göre takın ve yeterince sıkı yapın. Yeni arabaların çoğunda ve pek çok oto koltuğunda isofix sistemi var ve bunlar çok güvenli oluyor. 

6. Emniyet kemerinde kilitleme mekanizması olmaması
1996'dan önce üretilen eski arabaların çoğunda emniyet kemeri kilitleme makenizması yok ve bu da oto koltuklarını kullanışsız yapıyor. Ekstra bir klips (büyük bir ataca benziyor) ile bu sorunu aşabilir ve koltuğun daha sıkı bağlanmasını sağlayabilirsiniz. Çoğu oto koltuğu böyle bir klipsle satılıyor. 

7. Çocuğunuzu oto koltuğuna sıkı sıkı bağlamamak
Çocuğunuzu oto koltuğuna sıkı sıkı bağlayın, kemer dönmüş ve gevşek olmasın ve iki kemeri birarada tutan klips koltuk altları hizasında olsun aksi taktirde kaza sırasında çocuğunuz koltuğundan uçabilir.

8. Oto koltuğunu arabaya bağlamamak
İnanılmaz gelse de bu da yapılan hatalardan biri. Bu hatayı yapmayın ve araba değiştirdiğinizde oto koltuğunun arabaya bağlandığına emin olun.

9. Çocuğunuzu kucağınızda tutmak
Bir kaza anında çocuğunuzu kucağınızda tutmanız imkansız gibi bir şey. Çocuğunuz kucağınızdayken emiyet kemeri takarsanız kaza anında kendi ağırlığınızla onu ezebilirsiniz. Çocuğunuz her zaman yaşına ve kilosuna uygun oto koltuğunda bağlı olarak arabada seyahat etmeli.

10. İki çocuğa bir emniyet kemeri takmak
Çarpışma testlerinde bu denenmiş ve kazanın etkisiyle iki çocuğun kafasının birbirine çarpıp ağır yaralanabilecekleri görülmüş.

11. Çocuğunuzun ön koltuğa oturmasına izin vermek
Çocuklar ne kadar ön koltukta oturmak için ağlasalar da arka koltuk onlar için en güvenli yer. Boya ve kiloya göre değişse de çocukların yaklaşık 12 yaşına kadar arka koltukta oturmaları gerekiyor.

Arabada güvenli bir yolculuk için birkaç tavsiye:
 - Eğer mümkünse çocuğunuzu arka koltukta ortadaki koltuğa bağlayın. Burası yandan vuruşlu kazalarda en güvenli yerdir. 
- Özellikle öndeki sürücünün yanındaki koltukta hava yastığı varsa oraya kesinlikle çocuk oturtulmamalı ve arkaya bakan çocuk koltuğu konulmamalıdır. Bu oradaki çocuğun ölümüne bile yol açabilir. 
-Eğer çocuğunuzu öne oturtmaktan başka çareniz yoksa (mesela 2 koltuklu arabalarda veya arka koltuklar kullanılamıyorsa), oradaki hava yastığının kapatılıp kapatılmayacağına bakın ve kapatılabiliyorsa kapatın. Koltuğu en geriye kadar çekin. 

Uzun sözün kısası lütfen 12 yaşına kadar çocuğunuz arabada yaşına ve kilosuna uygun çocuk oto koltuğunda bağlı olarak seyahat etsin ve burada yazdığım yanlışları yapmayın. 







Kızlarım bugün benden tam puan aldı

Bugün çok sevdiğimiz bir akrabamız kızları görmeye geldi. Ben içerdeyken kızlarıma yanında getirdiği çikolatayı vermek istemiş. Sağolsun kızlar için özenmiş ve almış. Ben yanlarında olmamama rağmen kızlar aynı anda "o zararlı bizim için" deyip almamışlar. Annem söyleyince çok hoşuma gitti demek ki içselleştirmişler abur-cuburdan uzak durmayı ve ben yanlarında olmasam da uyguluyorlar. Ben yanlarında olsaydım alırdık ama ben onlara her gün küçücük bir parça vererek o çikolatayı bir haftada bitirirdik. Böyle durumlarda genellikle öyle yapıyoruz. Kayınvalidem sağolsun benim huyumu bildiği ve her zaman buna saygı gösterdiği için almamış çikolatayı.

Hiç yemiyor değiller. Bitter çikolata, ev yapımı kek , kurabiye, dondurma yiyorlar ama miktar olarak çok az tadımlık yiyorlar. Her ikram edileni ve her gördükleri abur- cuburu yemiyorlar ve bu beni çok mutlu ediyor. Küçücük vücutlarına ne kadar az girerse bu maddeler o kadar iyi.

"Zaten büyüyünce yiyecek boşver" bu konuda aldığım eleştirilerin başında geliyor. Evet yiyecekler ama tam büyüme ve kemiklerinin gelişme çağında ne kadar az tüketirlerse o kadar iyi. Şekerin hiçbir faydası yok. İçinde hiçbir vitamin ve besleyici bir madde yok. Şekeri meyvelerden, kuru meyvelerden, sütten ve ev yapımı ürünlerden almaları daha faydalı. Bir de tabii tanımadığımız insanlardan bir şey almamayı da öğrenmiş olmaları çok güzel. Kızlar ilk defa görüyordu yakınımızı. Güvenlikleri için çocuklarınıza mutlaka bunu öğretin.
Bugün benden tam puan aldı kızlarım. Yakınımıza biraz ayıp olmuş ve çok şaşırmış ama anlayışla karşılamış sağolsun. Çocuklara kendilerine hediye almaları için para vermiş, yarın gidip onlara toka ve oyuncak alırız.