Anne hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Hassas Annelerimizden: Anneyim ben... Arzu Şahin Yazıcı anneliği yazıyor

Anneyim ben...

Kendimce doğrularım da var, yanlışlarım da. Üzüntülerim de var, sevinçlerim de. Ama en önemlisi, yetiştirmek ve büyütmek zorunda olduğum iki tane oğlum var benim... Evet belki önceleri bir şeyleri umursamadan es geçebilirdim ama artık istesem de bunu yapamam.

Anneyim ben...

Anneliğin ne olduğunu nasıl bir şey olduğunu bilemezdim bebeklerim olmadan. Onlar uyumadığında, onların yerine uykusuz kalmayı, yemediklerinde onların yerine aç kalmayı, hastalandıklarında onlardan çok hastalanmayı bilemezdim onlar olmadan. Evet büyütüyorum, yeri geldiğinde çok sinirleniyorum kendimi paralıyorum ama her şeye rağmen nasıl bir duygudur ki 5 dakikadan fazla sürmüyor kızgınlığım, kırgınlığım, ya da her neyse... Onlarsız dünyamın ne kadar sönük olduğunu uyuduklarında anlıyorum.


Anneyim ben...

Onların acısı bana kat kat daha fazla yansıyor. Canları yandığında benim bütün hücrelerim sızlıyor, sevindiklerinde onlardan daha çok seviniyorum. Nasıl bir duygudur bu? Nasıl bir sevgidir Allahım? Bizleri birbirimizden hiç ayırma. Sen doğru yolu göster evlatlarımıza. İçimizi acıtacak kötülüklerden uzak tut bizi...


Anneyim ben...

Dedim ya sadece Anne.....

Arzu Şahin Yazıcı







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Anne Hikayeleri: Hassas Annemiz Arzu çocuklarının bebekliğinde geçirdiği çok zor günleri anlatıyor

Hassas anne merhaba,
Bu hassas yazısını görünce hep ağlayasım geliyor. Nedendir bilmem. Belki de çocuklarım beni çok uğraştırdığı içindir. 22 yaşında ilk çocuğumu kucağıma aldım. Çocukları çok severdim bekarken. Birisi bana çocuğunu anlatsa, iyi veya kötü, oturur ağlardım. Çocuklarımla çok şeyler yaşacaktım hayallerim vardı. Ama o kadar mızmız bir oğlum oldu ki. Ne emzirebildim, ne uyutabildim, ne de yedirebildim. Hep ağladım, gece gündüz ağladım. O ağladı ben ağladım. Sonunda dördüncü ayına geldi güç bela... 


Tam herşey yoluna girecek derken hamile olduğumu öğrendim. Dünyam karardı sanki. Psikolojim bozuldu. Kendimi kaybettim. stresli yoğun ve yorucu bir hamilelik geçirdim. Bu hamilellik beni çok yordu. Son aylarımda artık yerlerde emeklemeye başladım. Oğlumun ikili tarama testi sınırda çıktı, amniyo sıvısı aldırdım birşey çıkmadı. Benim iyice psikolojim bozuldu. Herşey farklı olacak dedim. bunu emzireceğim, mama vermiyeceğim. Doğuma gittim, odama çıktım. Ne gelen var ne giden. Herkes bir telaşede. 4 saat geçti bebeğim yok. Nerede diyorum söylemiyorlar. 

Sonra bir doktor geldi odama, dedi ki: "sana kimse diyemiyor ama bilmelisin bebeğinin kalbinde sorun var ve 1 hafta içerisinde ameliyat olmazsa kaybedeceğiz." 

Bir haftamız vardı. Özelde doğum yaptığım için devlete aldıramadık. Çok uğraştık. Sonunda 2 günlükken Siyami Ersek Hastanesi'ne aldırabildik. Bebeğim doğar doğmaz yoğun bakıma girmişti. Onu hiç kucağıma alamadım. İçim yandı. Hergün süt sağdım, götürdüm ona. 10 günlükken ameliyat oldu. Kalbi sağdaydı ve damarları tersti. 2 ay yoğun bakımda kaldı. Ama ondan hiç ümidimi kesmedim biliyor musun hassas anne. Ağladım ağladım hep ağladım, dualar ettim ama ona hiç hissettirmedim üzgün olduğumu. yanına gittiğimde ona çok şeyler anlattım. Beni görmüştü ama babasını ve abisini hiç görmemişti. Onları anlattım oğluma evimizi ailemizi anlattım. Şarkılar söyledim yoğun bakımda. Ellerini hiç bırakmadım. Çok üzüldüm ben hassas anne. 


İçimde o kadar çok bebek özlemi var ki... Bebek gördüğümde hep dolar gözlerim. Seninle paylaşmak istedim. Ben çocuklarımı hala bile severken ağlıyorum. O psikolojiden kurtulamadım. Şu anda oğlum 3,5 yaşında. Rabbim kimseyi evladıyla sınamasın o kadar zor ki... Rabbim herkesin evlatlarına sağlık sıhhat versin. Annelik çok güzel. Ben doya doya yaşayabildim mi? Orası meçhul işte...Herşeye rağmen her gece nefeslerini içime çekmek bile bana yetiyor. Onlar benim canlarım iyi ki varlar.... ALLAH'a emanet olun...

Arzu









Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Doğum Hikayeleri: Hassas Annemiz Pınar yeni doğan bakım ünitesinin öneminden bahsediyor

Ben de size doğum hikayemi anlatmak istedim. Bütün anne adaylarını doğumu yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan bir hastanede gerçekleştirmeleri konusunda uyarmak istiyorum..8 Nisan 2013'te acemi bir doktor elinde zor da olsa kızım dünyaya geldi... Sezaryenle 37.haftada doğuma alındım operasyon sırasında bebeğimi karnımın içinde bulamadı doktor ve 15 dakika kızım karnımda havasız kaldı. İçimden çıktıktan sonra ne bir ses vardı ne de seda doktorların yüzünde telaş tedirginlik vardı... Ses bekledim ağlasın diye yalvardım Allah'a dua etmeye başladım birşey olmasın diye. Bir anne için sorulması en zor olan şeyi sordum doktora, sessizce korkarak "Kızım yaşıyor mu?" dedim. Yaşıyordu ama zor nefes alıyordu. Daha onu koklamadan emziremeden alıp götürdüler benden. Doğum yaptığım hastanede yenidoğan yoğun bakım ünitesi olmadığı için başka bir hastanenin yoğun bakım ünitesine koydular. 15 gün göremedim kuzumu... Solunum yetersizliği çekiyordu. Aşılması zor günleri aştık eşimle ailemle. Şimdi 3 aylık oldu meleğim sağlığı iyi çok şükür. Doğum yapacak olan anne adaylarına söyleyebileceğim tek şey hem kendiniz için hem de bebeğinizin sağlığı için lütfen doğumunuzu yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan hastanelerde gerçekleştirin...

Pınar




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Anne Hikayeleri: Hassas Annemiz İrem Griswold bir hayatı paylaşmanın inceliklerini anlatıyor

Ben 3 yaşında ve 5 aylık iki kız çocuğu annesiyim. Yaklaşık 16 sene Amerika'da yaşadıktan sonra eşim ve kızımla Turkiye'ye taşındık. Taşınır taşınmaz hamile kaldım ve ikinci kızımızı da burada doğurdum. Eşim Amerika'lı, Türkiye'ye taşınma fikri ilk ondan geldi. Özellikle ilk kızımız doğduktan sonra ailemin özlemine nasıl zor dayandığımı görünce bana böyle bir teklifle geldi, ben de kabul ettim. Bu konuda ona çok minnettarım ve kendisini çok takdir ediyorum.

Eşimin yabancı olduğu için bana en sık sorulan sorulardan biri çocuklarımızı yetiştirirken kültür farklılığının nasıl bir etken olduğu. Biz evliliğimizde farklı kültürlerden geliyor olmamızı olumsuz bir etken olarak görmüyoruz. Aksine bize göre bu farklılıklar, bu değişiklikler bizleri daha ilginç, daha renkli kılıyor. Dolayısıyla da çocuklarımızı yetiştirirken onları tek bir tarafın kültürüne ait yetiştirmiyoruz. Bizler için en önemli şey herkesi olduğu gibi kabul etmek ve çocuklarımıza da bunu oğretmek. Din, dil, ırk, cinsiyet gibi farklılıklar karar vermede 
insanın hayatında olumlu ya da olumsuz faktor olmamalı . İnsaniyete, dürüstlüğe, sevgiye, saygıya bakılmalı. İşte bunu çocuklarımıza aşılamak çok önemli bizler için. Herkesin hayatı kendine ait ve herkes kendinden sorumlu. Ben başkasının yaşam tarzına ve inançlarına müdahale etmeyeceğim/ edemeyeceğim gibi, başkasının da bu konuda bana ve aileme saygı göstermesini beklerim. Çocuklarımın bunu bilmesi çok önemli. Sonuçta biz çekirdek ailemizde çocuklarımızı sadece bir tarafın dinini, kültürünü seçmeye zorlamanın çocuklarımıza zarar vereceğine inanıyoruz. Onlar hem annesinin hem de babasının tarafından gelen kültürel mirası ögrenerek kendilerini bulacak ve kişilikleri oturacak. Dünyada kendi bildiklerinden baska inançlar ve yaşam tarzları da olduğunu anlayacak ve bu farklılıklara saygı gösterecekler bu sayede. Bu da tolerans, anlayış, affedicilik, kucak açma yolunda atılmış büyük bir adım bence. Dünyamızda buna çok ihtiyaç var. İnsanların birbirine kucak açmasına, herkesin birbirini OLDUĞU GİBİ kabullenmesine çok ihtiyaç var. 


Bizim ailemizde her iki tarafın da dini, milli ve geleneksel günleri kutlanır. Bizim bize verilen bu hayata ve yaşadığımız bu ortama saygı gösterip en iyi şekilde bakmamız, korumamız gerektiği üzerinde çok durduğumuz bazı noktalar. Hiç bir canlıya zarar vermeye hakkımızın olmadığını şimdiden aşılamaya çalışıyoruz. Eşim eve giren arı, sinek gibi şeyleri de yakalayıp kızımın gözü önünde dışarı salıverir. Kızımın meşhur parmak öpücükleri vardır mesela; bebekliğinden beri çiçeklere, bitkilere, hayvanlara parmak uçlarıyla hafifçe dokunarak onlara uzaktan öpücükler verir. Şimdiden içinde hayvanlara ve doğaya karşı o kadar büyük bir sevgi var ki, onunla gurur duyuyorum. İnşallah küçük kızımıza da aynı sevgiyi aşılayabiliriz. Yaşayan her canlının çok büyük kıymetinin olduğunu bilmeleri çok önemli. Bu ot da olsa, böcek de olsa böyle...

Eşimle her konuda aynı görüşte miyiz? Tabii ki hayır. Eğer bir şekilde görüş ayrılığı yaşıyorsak bu kesinlikle çocuklarımızın önünde tartışılmaz. Kendi aramızda konuşup tartışıyorken de kültürel olaylardan çıkan anlaşmazlıklara ikimiz de cok hassas yaklaşıyoruz. Bize saçma bile gelse bazı şeyleri tartışırken unutmamalıyız ki diğerimizin bildiği, gördüğü, alıştığı şeyler bizimkinden çok çok farklı olabilir. Bunlarla alay etmek, hakaret etmek, aşağılamak, önemsememek cok yıkıcı bir yaklaşım. Gene laf donup dolaşıp farklı kültürleri kabullenip saygı göstermeye geliyor. Bize çok uymayan ya da çok anlamlı gelmeyen şeyler olsa bile ortada bir yerde buluşup herkesin rahat etmesini sağlıyoruz. Bu bence aynı kültürden biriyle beraber olunsa da yapılması gereken bir şey. Bir hayatı paylaşmak ancak her iki taraf da üzerine düşen görevi yaparsa ve fedakarlıklarda bulunulursa anlamlı ve güzel oluyor. 

Hiçbirimizde doğduğumuzda ayrımcılık kavramı yoktu. Bizler ırkçılık, nefret, ayrımcılık, anlayışsızlık gibi şeyler kanımıza işlenmiş, beynimize kazınmış olarak doğmadık. Aksine şöyle bir bakarsanız çocukların nasıl da affedici, kin tutmayan, tertemiz ve saf varlıklar olduğunu görürsünüz. Biraz önce saydığım olumsuz duygular insanlara sonradan öğretiliyor maalesef. Ben ve eşim çocuklarımızı bu zehirli duygulardan uzak tutmaya çalışıyoruz. Hepimizin bu dünyaya ait olduğunu, nereden gelirsek gelelim, hangi dili konuşursak konuşalım, hangi dine inanırsak inanalım (ya da inanmayalım) ve cinsiyetimiz de ne olursa olsun hepimizin eşit olduğunu oğretmeye çalışıyoruz. Uzlaşma empatiyle mümkündür. Empatinin var olabilmesi için de herkesi olduğu gibi kabul edip değiştirmeye çalışmamak gerekir. Eğer hepimiz bunu bir şekilde az bile olsa uygulayabilsek eminim ki bu dünya çok daha huzurlu bir yer olur hepimiz için.

Sizi sevgiyle kucaklıyorum

Hoşçakalın
İrem Griswold





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

21 Temmuz 2013 Pazar

Anne Hikayeleri: Hassas Annemiz Derya'nın çok zorlu geçen doğumunun hikayesi

Bu da benim doğum hikayem. 1993 yılında evlendik. İlk gebeliğim evlendikten 3 ay sonra oldu. Hazır değildim. Doğurmak istemiyor, aldırmayı bile düşünüyordum. Annem karşı çıktı. İlk bebek alınmaz diyerek engel oldu. Bebek fikri beni korkutsa da yavaş yavaş alıştım. 3 ay sonra şiddetli kanamayla bebeğimi kaybettim. Hem üzülmüş, hem de ne yalan söyleyeyim sevinmiştim. Çevreye üzülmüş rolü yapıp, içimden de ''aman çok erkendi yine olur'' diyerek kendimi avutuyordum. Ama olmadı. 1,2,3 derken 7 tane 4 ay üstü, düşük. 3 tane de 3 ay altı düşük yaptım. Her biri birbirinden zorlu düşüklerdi. Sonrasında kanamalar, tahliller. Eşim artık bebek istemiyor ''sen bana yetersin'' diyerek bana moral vermeye çalışıyordu. 

Rahim zayıflığından dolayı doktorlar yeni bir hamileliği denemememi söylüyordu. Hep aklıma ilk bebeğimi istemediğim geliyordu. Vicdanım beni mahvetmişti. Ben o ilk bebeği aldırmak istediğim için başıma geliyor diye düşünmeye başlamıştım ki 2001 yılında hamile kaldım. Doktora gitmeye korkuyordum. ''Karnınızda ölmüş almamız lazım'' Bu sözler beynimde yankılanıyordu. Gitmedim ve kimseye de söylemedim. Eşimden bile gizledim. Karar vermiştim; Beraber ölüme gidecektik. Bebeğimin karnımdan alınmasına müsaade etmeyecektim. Dördüncü aya girerken ağır bir gribe yakalandım. Eşim ısrarla antibiyotik içirmeye çalıştığı için söylemek zorunda kaldım. Tabii ki bir anda tüm çevre duydu. 

Annemle ertesi gün doktora gittim. Annemden de yol boyu azar işittim. Eşim korkudan gelmedi doktora. İş bahanesi uydurdu ama ben anladım ki dayanacak gücü yoktu. Muayenehanede korkudan ayaklarım kesildi, yürüyemiyorum tüm bunlar yetmezmiş gibi gribim. Doktorum beni görünce ''Ne olur hamileyim deme! Sana da, bana da yazık'' dedi. Ama hamileydim. Yapacak birşey yoktu. Çıktım muayene masasına, ultrason cihazı karnımda dolanıyor, benim gözüm doktorun gözünde. Yüzünün aldığı şekilden sonuç çıkarmaya hazırken ''bebeğinin kalp atışlarını dinlemek ister misin?'' dedi. Ben ağlamaya başladım ''Anne; yaşıyor! yaşıyor! '' diye şevinç gözyaşları döktüm. 

Antibiyotiksiz, ağrı kesicisiz, ıhlamurla, balla gribi atlattım. 15 günde bir doktorun muayenesinden geçtim. 8. aya girdiğim gün doktorum bana dinlen, rahimde açılma var sakın kalkma dedi. Ama akşamı doğum sancısı başladı. Hemen doktorumun olduğu hastaneye gittik ama 8. aydaki doğum için gerekli teçhizatın olmadığını, bebeğin ciğerleri kapalı olacağı için, yeni doğan yoğun bakımının olduğu, tam teşeküllü bir hastaneye gitmemiz gerektiğini söylediler. Ve böylece ambulans maceramız başladı. 6 saat boyunca istanbul'un tüm hastanelerini gezdik. Şişli Etfal, Çapa, Haseki ve Cerrahpaşa yer olmadığı gerekçesiyle. Süleymaniye ve Bakırköy teçhizatları olmadığı nedeniyle beni almadı. Bize denen tek yer Zeynep Kamil'di. Büyükçekmece'den başlayan yolculuğumuz Altunizade'ye kadar sürdü. Eşim her hastaneden neden geri çevrildiğimizi anlamıyor, çıldırmış gibi davranıyordu. Ambulansın şöförü (b.çekmece belediyesi ambulansıydı) her hastane kapısında ''yenge ne olur dayan, kurtarıcaz seni burası alacak'' diyor ama sonuç hüsran olunca ''kavga etmeye vakit yok'' diyerek yeniden yola koyuluyordu. 

Zeynep Kamil; beni hemen aldılar. İçerisi ne ferah gelmişti ne şeker bir doktordu yanıma gelen. ''Seni hemen yoğun bakıma alacağız, doğumu durdurmaya çalışacağız'' diyerek beni arka binalarda, koridorladan geçirerek, izbe, bakımsız bir odaya aldılar. Oda dediysem 30 yataklı bir kocaman bir yerdi. 3 gün iğneler ve serumla durdum. Ziyaretçi, refakatçi yok. Yemek hiç yok. Sabahı doktor gelip (bir gördüğün doktoru bir daha görmüyorsun) ''doğuma alıyoruz'' dedi ve gitti. Koluma suni sancıyı taktılar. Sabah 9'da sancı odasına girdim, akşama kadar sancı çektim. (Sanırım pek çoğu ''benim nöbetimde doğurdu, doğurdu. Benden sonra gelen düşünsün'' diyor.) Keza normal doğum sırasında işler ters gitti ve sezeryana almaya karar verdiler. Olmadı. Bebek gelmeye başlamıştı, rahim tersti, nabzım ve kalp atışlarım zayıflamıştı. Bol neşter yardımıyla beni akşam 9:05'te kızıma kavuşturdular. Masadan indiğimde saat 11 gibiydi. Kanamam durmamış, nabız ve tansiyon normale dönmemişti. Kızımı göz ucuyla görebilmiştim. Odaya aldılar beni. Bebeğimi yanımdaki beşiğe koydular ve gittiler. Yalnızdım, açtım, geceliğim ıslaktı. Giysilerim sancı odasından kaybolmuştu. Tabii ki tamamen yalnız değildim, odada benim gibi doğum yapmış altı kadın vardı ama hepsi bana yabancıydı. Ben eşimi ve annemi istiyordum. Bebek sağlıklıydı inanamıyordum! Çok güzel bir kızdı (Şimdi düşünüyorum da; yamuk ve uzun bir kafa, annenin fazla vitamin kullanmasından dolayı ağızında diş oluşumu, yüzünde beyaz yağ bezesi gibi oluşumlar...)



 2350gr dünya tatlısı kızımı besleyecek sütüm yoktu. Doğumun yorgunluğu ve başlayan kanama sebebiyle uyumuşum. Bebeği besleyemeden ölüm uykusuna yatmışım. Sabah 7 gibi servise gelen doktor rengimden ve uyanmamamdan dolayı yoğun bakıma almış beni. Kızımı da beslenemediği için almış yoğun bakıma. Yeni doğan sarılığına yakalandı bir de üstüne. 27 gün yattık kızımla serviste. 27 gün boyunca eşim bebeğimizi göremedi. Bir gün olsun eve gitmedi. Hsstane bahçesinde, arabanın içinde yattı. Şimdi çoook sükür sağlıklı cıvıl cıvıl bir kızım var. Yaşadıklarımdan dolayı bir daha bebek sahibi olamayacağım. Zeynep Kamil'den hem nefret ettim, hem de evladımı bana bağışladıkları için minnet ettim. Orada gördüklerim filmlere konu olur. Bir ilki de yaşadı Zeynep Kamil bizimle birlikte. Kayıtlara 3 günlük bebek dişini çeken ilk hastane olarak girdi.
Derya



9 Temmuz 2013 Salı

Hassas Annemiz Fatoş zorlu hamilelik ve hastalık günlerini anlatıyor



Benim ve oğlumun zorlu yolu hamileliğimin 5. ayında başladı. Oğlumun %70 down sendromlu olduğunu söyledi doktorumuz, amniosentez yapılması lazımdı kesin tanı için, kesin tanı konsaydı ne olacaktı ki ona kıyabilecekmiydim down sendromlu olduğu için yaşama hakkını elinden alacak mıydım? Hayır...
İşlem yapıldı, sonuç geldi ve benim paşam sağlıklı mı sağlıklıydı ama yetti o stres babasına da bana da. Bunu atlattık derken stresli bir hamilelik sonucu tansiyon yüksekliğinden 8 ay 1 haftalıkken sezaryanla dünyaya geldi oğlum Keremnecat. 23 gün kuvezde kaldı her gün sütümden sağıp götürdüm ona besledim uzaktan uzağa dokunamadan. 

Neyse ki hasret bitti kavuştuk ana oğul.  Bu kez de oğlum 2 aylıktı bana lupus teşhisi kondu. Uzun bir tedavi gerektiren sistemik bir hastalıktı bu ve anne sütüne doyamadan sütten kesmek zorunda kaldık oğlumu. Hastanede yatmam gerekliydi 1 gün değil, 3 gün değil, 5 gün değil tam 3 ay... Nasıl ayrılacaktık? Ona her türlü bakılır bakılır da ben onsuz o bensiz nasıl yapacaktık? Doktorum, iyilik perim Allah'tan sonraki tek kurtarıcımla konuşmaya karar verdim. Ben duramam oğlumdan ayrı tedavi etseniz de yanıt vermez, ilaç iğne fayda etmez dedim kabul edin de onunla kalayım bu küçücük odada inanın gık demem dedim ağladım yalvardım. O da anneydi anladı beni mesleğini riske attı ve kabul etti tamam dedi Keremnecat da bana yardımcı olacak bu süreçte varlığıyla dedi. 3 ay dile kolay tam 3 ay kaldık oğlum ve annemle o hastane odasında, yüklü ilaçlar, iğneler, serumlar, kortizon tedavisi hepsi vız geldi oğlum yanımdayken bana...

Atlattık mı hayır atlatmadık oğlum 3 yaşında bu hastalıkla oğlumun yaşı bir, hastaneler 2. evimiz, ilaçlar evde şekerimiz oldu ama oğlum var ve desteğini hiç esirgemeyen eşim var işte onlar her şeye değer onlar iyi ki varlar... O zamanlar durumum çok çok vahimmiş şimdi şimdi anlatıyor bana annem ve eşim, nasıl da güzel oynamışlar nasıl da moral vermişler bana...

 Şimdi yaşayamam gibi geliyor o günleri tekrar. 2. bir hamilelik şu an yasak, bir kızım olmasını çok istiyorum ama olmazsa da Rabbim bilir Allah oğluma sıhhat ve hayırlı ömür versin. Teşekkür ederim 
Allah'a emanet olun
Fatoş




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

7 Temmuz 2013 Pazar

Anneler Mama Konusunda Yanlış mı Yönlendiriliyor?- Aylin Anne Hürriyet'te yazdı.

Anneler Mama Konusunda Yanlış mı Yönlendiriliyor?

Bebeğim dünyaya geldikten sonra aklımdaki tek şey sütümün yeterli olup olmayacağıydı. Doğum öncesi almış olduğum çeşit çeşit biberonları anne sütüyle doldurarak kullanacağımı düşünüyordum. Ancak sütüm oldukça azdı ve doktor mama vermemi önerdi.

Doktor seçerken  ilaç ve mamayı ön planda tutmayan, doğal yöntemleri tercih isimleri seçmeye çalışan bir anneyim. Hayatın gelişim ve denge kodlarının doğanın elinde olduğuna inanıyorum.

Çocuğum benim için dünyanın en değerli şeyleri olduğuna göre, yanlış yönlendireceklerden uzak durmak bir güvenlik önlemi gibi geliyor bana.  Doktorun söylediği herşeyi olduğu gibi kabul ederek uygulamadan önce, bazı şeylerin farkında olup kaynak taraması yapmanın gerekliliğine inanıyorum.

Ancak; anneleri yanlış yönlendirecek o kadar fazla bilgi ve fikir var ki, yeni doğum yapmış hassas ve uykusuz annenin işin içinden çıkması her açıdan çok zor gibi gözüküyor. Doktorun mama önerdiği ana geri dönelim.

Bebeğim 2 haftalıktı. Kucağımda minicik bir bebek çılgınlar gibi ağlıyor, acemi manevralarla emzirmeye, gazını çıkarmaya ve altını kontrol etmeye çalışıyordum. Hiçbiri ağlamasını duramadığı gibi, benimde moralim bozuluyor  ağlamaya başlıyordum. Sonunda doğum yaptığım hastanenin doktorunu aradım. Bana  bebeğin doymadığı için ağlıyor olabileceğini, takviye gerektiğini söyledi ve bir markanın beb/_np/0296/20670296.jpgek mamasını önerdi.

 Telefonu kapattığımda yine ağlıyordum. Aklımdaki deli sorulardan birkaç tanesi şöyleydi:

-Nasıl yani? Benim sütüm yetersiz mi?

-O kadar uğraşmama rağmen bebeğimi beslemeyi başaramadım mı?

-Mamaların içinde ne var? Ya bebeğime zarar veren bir şey varsa…?

Lohusa kafası başkadır. Bebeğinin iyiliği için herşeyi yapmak istersin ancak etrafındakilerin ne dediğine fazlasıyla takılırsın. Ultra hassas bünye anne sütünü arttırmak tatsız tutsuz ne varsa öğütürken, etraftan birisi“aa, doymuyor bu çocuk, mama ver”, “sütün yetersiz, bebeğin kilo almıyor” dediğinde bu sözleri hazmedemez. Çünkü bir damla süt  üretmek için harcanan enerjinin en az 100 katı, sütün yetmiyor cümlesini duyunca bedenden çekilir gider. Bu nedenle özellikle büyük annelerin süt konusunda bir şey söylemeden önce kendi doğum yaptıkları günleri hatırlamaları önemle rica olunur.

Üstelik anne-bebek portallarından haber kaynaklarına kadar mama  ilanlarının ne kadarı emzirme dostu anlayabilmiş değil(d)im. Emziren pek çok anneyle aynı fikirdeydim, “anne sütü mamalara kıyasla daha mı değersiz? “


Emziren reformu gerekli sloganıyla bir araya gelen emziren anneler grubundan birkaç anneyle birlikte mama üreticilerine sorulmak üzere çeşitli sorular hazırladık. Pek çok firma telefonla geri dönüş yaptı, bir kısmı fabrikalarına davet etti. İçerik konusunda sağlıklı ve güvenilir olduklarını paylaşma ihtiyacı hissediyorlardı. Kısmen ikna olsam da aklımda başka bir soru vardı. Doktorlar neden durum analizi yapmadan mama ve ek gıda veriyor? Bu sırada Birleşmiş Milletlerin hazırladığı Anne sütüne Yakın Mamaların Pazarlanmasının Beynelmilel (Uluslararası) Kanunu’ na ulaştım.


Bu kanunu okuyunca kafamdaki soruların neden oluştuğunu daha iyi anladım. Okuyunca siz de aynı şeyi düşünebilirsiniz.

Türkiye’nin de imza attığı, cezai yaptırımı olmayan sadece tavsiye niteliği taşıyan bu kanuna göre;

1- Halka yönelik hiçbir mama reklamı yapılamaz.

2- Annelere ücretsiz dahi olsa numune dağıtılamaz.

3- Hiçbir sağlık kuruluşunda ürün promosyonu yapılamaz, servislerde kullanılması için ücretsiz veya düşük ücretli mama verilemez.

4- Hiçbir firma yetkilisi annelerle görüşme yapamaz.

5- Sağlık personeline hiçbir hediye veya ürün verilemez.

6- Etiketlerde suni beslenmenin üstünlükleri diye hiçbir resim veya cümle kullanılamaz, bebek resimleri konamaz.

7- Sağlık personelinin bilgilendirilmesi bilimsel ve gerçekçi olmalıdır.

8- Etiketlerde anne sütünün üstünlüğü anlatılmalı, ayrıca suni beslenmenin yan tesirleri, maliyeti ve zararları belirtilmelidir.

9- Bebekler için uygun olmayan şekerli kondense sütler tavsiye edilmemelidir.
/_np/0374/20670374.jpg

10- Bebek maması imalatçıları ve dağıtımcıları bulundukları ülkelerde bu kanun uygulanmasa bile bu kanuna uyumlu çalışmalıdırlar.

Kanunda yazılan tavsiye kararlarına ve uygulamaya baktığımızda aradaki farklılıkları görmemek imkansız. 8. Maddede değinilen suni beslenmenin yan etkileri, maliyeti  ve zararları konusuna bir anne ve eğitimci olarak fena halde kafayı takmış bulunuyorum.  Çünkü sadece mama takviyesi değil, diğer paketli gıdalar kantinlerde, marketlerde ve reklamlar aracılığıyla bir ömür çocukların ve ebeveynlerin aklını karıştırıyor. 

Bu arada, herşeye kulağımı tıkayarak, emziren annelerle süt sohbetleri yaparak ilk keskin virajı aştım ve devamı geldi. 20 ay boyunca emzirerek kendimce bir rekor kırdım ? Emziren annelere tavsiye ederim.

Herkesin emzirme ve doğal/dengeli beslenme konusunda zamanı, enerjisi ve bilgisi olmayabilir. Firmalar elbette kendi çıkarları doğrultusunda hareket edecektir. Ancak asıl sorulması gereken sorular sağlığımızdan sorumlu yetkilere ulaşmalı diye düşünüyorum.

- Bebek ve çocuk beslenmesi politikaları gereğince, uygulamaları Sağlık Bakanlığı nasıl denetliyor?

- Doktorların yaptığı yönlendirmeler konusundan ne kadar haberleri var?

- Medyada yer alan reklamları görüyorlardır herhalde. Çoğu bir sağlık iksiri gibi sunuluyor. Bu konuda herhangi yetkililerce ve hukuk bazında  denetim ve yaptırım söz konusu mu?



- Obezite riski oluşmadan önce tetikleyici unsur olan sentetik gıdaların onay ve denetimini Tarım Bakanlığı’ na değil, Sağlık Bakanlığına verseniz nasıl olur?

Et, balık, tahıl, meyve, sebze, süt, yoğurt, bal ve mama reyonlarının önünde en minik puntolarla yazılmış paketli gıdaların içeriğini okumak, güvenirliği konusunda endişeli olmak ve en önemlisi doğal besinlere ulaşamamaktan çok yorulduk.

İmza: Anneler

Aylin Anne
www.aylinanne.com







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

29 Haziran 2013 Cumartesi

Anne olmak için uzun yıllardır bekleyen Hassas Annemiz Arzu yaklaşan doğumuyla birlikte hissettiklerini anlatıyor


Özgür Barva'nın gelişi yaklaştıkça pek bir duygusal oldum. Geçen 267 günü düşündükçe gözyaşlarımı tutamıyorum. O kadar uzun zamandır beklemişim ki gelişini, 20 yıl desem yalan değil.

Henüz daha çocuk denecek yaştaydım "bir gün anne olmadan ölür müyüm" diyerek ağladığımda. Çevremdeki bütün bebeklerin gönüllü bakıcısı oldum. Anne olup olamayacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Sonra bütün bu süreci tamamlayabildimse ancak onun sayesinde diyebileceğim eşim, hayat arkadaşım, yoldaşım Özcanımla karşılaştım.

Bebek sahibi olmak için hiçbir engelimiz olmadığını öğrendik fakat buna rağmen aylar nedensiz ve sonuçsuz geçti. Yaşım itibariyle de (neredeyse 40 olacağım) tüp bebek denemeye karar verdik. İlk denememizde hiç beklemediğim halde olumlu sonuç aldık fakat arkasından hüsran yaşadık. İlk denemede başaracağımızı hiç beklememiştim ama başta olumlu sonuç almışken bozulması beni çok üzmüştü. Eşimin çocuğumuzun olmasının şart olmadığını, böyle üzüleceksem de denemekten vazgeçeceğini söylemesiyle üzülmeyi bıraktım. 


İlk denemeden artan 3 embriyo ile birlikte Özgür Barva'mız bizi 1 yıl boyunca hastanede -256 derecede bekledi. Bu yüzden babası ona hep süper fresh diye takılıyor, dondurucuda sakladık mikrodalgada çözdürdük diyor İkinci denememizde Özgür Barva ikiziyle birlikte çıkmıştı yola. Bu noktada tüp bebek doktorumuz Arzu Çağdaş'a bir kez daha teşekkürler. Arzu Hanımın başarısına da uğuruna da çok inandım. İkizi oğlumu yolun daha başlarında, belki de onun bu yolu sorunsuz ve risksiz tamamlaması için yalnız bıraktı. 

Bir doktordan çok çok öte ailemden biri olan Herman Işçi (Abim) beni o kadar rahatlattı ki bizi bırakan minik pıtcık için üzülemedim bile. Herman Abim insana sonsuz bir güven veren, samimi, içten, hiçbir şeyde önceliğinin maddiyat olmadığından emin olduğun, işinde mükemmel, her an ulaşabileceğinin rahatlığını hissettiren bir doktor. Benim için onu tanımak şanstı ve bu şansımı da tüm tanıdıklarımla paylaşıyorum.

Özcan'ım sonsuz sabrı, özverisi, şefkati, sevgisi ve yardımlarıyla hamileliğimi sorunsuz ve mutlulukla geçirmemi sağladı. Verdiği güveni ve huzuru tarif etmeme imkan yok. Son 8,5 aydır evde hiçbir işi bana yaptırmayan, köpeğimizin her türlü bakımını da tek başına üstlenen eşim, mutfaktaki hünerleriyle de hep sağlığımızı düşündü. Gece saat 1'de işten gelip sabah 5'e kadar evimizin perdelerini yıkayıp astı bile daha ne diyeyim! Her türlü rahatımız, konforumuz, güvenliğimiz babacık tarafından biz daha düşünmeden düşünülüp hazırlanmıştı bile. Sen nasıl bir şanssın ey sevgili...

Ailem, onlar hep yanımda oldular. İnsanın büyük ve bağları sağlam ailesi ne büyük bir şans. Kardeşlerim, kardeşlerimden farksız kuzenlerim hep yanımdaydılar. Bu öyle büyük bir iç huzuru veriyor ki insana. Biliyorum, ben olsam da olmasam da Özgür Barva hiçbir zaman yalnız kalmayacak. 

Hepinizi çok seviyorum... 
İyi ki yanımdasınız...
Arzu 






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün 

30 Mayıs 2013 Perşembe

Yakında işine dönmek zorunda olan bir Hassas Annemiz duygularını yazıyor...

Bebeğime doğumumdan beri, neredeyse hiç yardımsız, 7/24 ben baktım. Kendimi uykusuz hissettiğimde, ya da hasta olduğumda yanımda kimse olmadı olamadı. Annem ve kayınvalidem yaşlı ve çocuk bakacak, gözetecek durumda değiller. Şu anda bebeğim 16 aylık ve 3 ay sonra işime geri döneceğim. İşim vardiyalı bir iş olduğundan ve eşim eve saat 22.00 sularında geldiğinden yatılı bir dadı bulmam şart oldu. Bu konuda kendimi çok kötü hissediyorum; çünkü 18 ay birlikte olmuş olacağım bebeğimi, hiç tanımadığım birine, sadece kameraya güvenerek nasıl bırakacağım? Başında anneleri ya da akrabaları olanlar sürekli 'nasıl bırakacaksın? Nasıl güveneceksin?" nidaları atıyor. 

Bakanınız varsa söylemesi çok kolay ama mecbur kaldığınızı düşünün, biraz empati kurun, ne kadar zor olduğunu anlayacaksınız. 


Dadı olarak yabancı uyruklu birini düşünüyorum, Türkler yatılı kalmıyor genelde ve araştırdığım kadarıyla kaprisleri bol oluyormuş. Benim bir can yoldaşına ihtiyacım var. Aslında çok yoruldum. Evime gelen bir misafirin sadece oturduğu yerden bebeğimi oyalaması bile bana bir yardım oluyor. Evet bir dadı gelecek evimize; fakat nasıl güveneceğim? ya da Allah korusun bebeğimi alıp götürmeyeceğinden nasıl emin olacağım? Aklımdan hep felaket senaryoları geçiyor. Eşim öğlen 12.00'de işe gidiyor, o saate kadar yalnız olmayacak; fakat yalnız olacakları saatler olacak elbette. Bazı arkadaşlarımın çok iyi dadıları var, 'iyi ki var' diyorlar, keşke ben de öyle birini bulsam. Hiç çalışmasam bile ihtiyacım var, dediğim gibi çok yoruldum, bütün yük omuzlarımda. Geçenlerde sabahleyin 15 dakikalığına tek başıma markete gittim ve yeniden güç topladım, kendime geldim düşünün yani... Bir taraftan da özlem duygusu olacak, gece uyuduğunda bile özlediğim yavrumu saatlerce görmeden nasıl duracağım? Annelik çok zor...
Hassas bir annemiz





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün 

25 Mayıs 2013 Cumartesi

İkiz bebeklerini bekleyen Hassas Anne adayımız Emine Melek'in hamilelik macerası- 2





Meleklerime...

Annesinin güzelleri size sahip olacağımı öğrendiğim günden beri ne saatler geçiyor ne de günler hep kalbim pırpır hep heyecanlıyım. Aylardır sadece sizi kucağıma alıp koklayacağım anın hayalini kuruyorum evdeki takvimlerde 29 Ağustos'un kalp içine alınmadığı takvim yok her geçen gün hedefimize, zaferimize daha çok yakınlaşıyoruz ben sabrediyorum siz büyüyosunuz. Çalışırken 24 saat gözümün önünde olan ultrason cihazı hiç bu kadar önem kazanmamıştı benim için. Kontrole giderken en güzel kıyafetimi giyiyorum bazen saçlarıma fön bile çektiriyorum sizinle buluşmak için hazırlanıyorum. 


                                           


Artık 23. haftamızı bitirdik çoğu gitti azı kaldı 3 ay kadar vaktimiz var, odanızı hazırladık ufak tefek eksiklerimiz kaldı sadece o minnacık patiklerinizi tulumlarınızı her gün seviyorum içini dolduracağınız günlerin hayalini kuruyorum. Anneanneniz "ohooo gün gelicek onlar da kendi çocuklarına gösterecek bu kıyafetleri" diyor bilmem ki gelir mi o günler. Odanızdaki rafta bulunan oyuncakların tamamı benim çocukluk oyuncaklarım o da bi gerçek tabii. Şimdi ne kadar sabırsızlansak da zaman aslında çabucak geçiyor. Siz gelince her şey değişecek biliyorum siz bizim şansımız, rengimiz, bereketimizsiniz. Biz artık sadece SİZİ BEKLİYORUZ…
Emine Melek






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün  

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Anne Hikayeleri: İkiz bebek bekleyen Hassas Annemiz Emine Melek'in hamileliği-1




Şimdi en baştan anlatmak gerekirse; bence bebek sahibi olma duygusu kadının doğasında var. İki yaşında bir kız çocuğu oyuncak bebeğini kimseden bilgi almadan kucağında pışpışlamayı doyurmayı biliyor olması doğasından gelmez de ne olur? Benim bebeklere olan ilgim hep vardı sanırım ne kadar belli etmesem de bebek en son yapılacak şeydir diye yorumlar yapsam da mesleğe ilk çocuk servisinde bebek hemşiresi olarak başlamış olmam bir çok şeyi anlatıyor. Aslında evliliğim biraz erken oldu ama hiç keşke demedim 19 yaşında olduğum için 1.5 yıl erteledik. Sonra eşimin bebeklere yaptığı yorumlar beni çok şaşırtıyordu bu kadar hevesli olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bir gün birlikte otururken şimdi evde bir çocuk olsaydı ev nasıl sesli olurdu hiç canımız sıkılmazdı sözleri bebek sahibi olma kararımızı netleştirdi. Genel tetkiklerimi yaptırdım folik asidime başladım. 

İki ay sonra Afyon'a anneanneciğimin yanına gidicektim reglim 4 gün gecikmişti, çantamda testim hep vardı ama hep biraz daha geçsin belki negatif çıkar hayal kırıklğına uğramiyim derken otogarda bir hışım otobüsün gelmesini beklerken test yapmaya karar verdim. Ne kadar toplu alanlardaki tuvaletleri kullanma fobim olsa da negatif çıkarsa eşime hiç bahsetmeyecektim, gittim testi yaptım. Bir çizgi ve 2 çizgi aman Allahım benim tipik ağlama krizim elimde test herkes bana bakıyor dışarı çıktım, 

"Aşkım bizim bebeğimiz olacak" dedim 

sonra çift kişilik bir ağlama krizi otogarın tam ortasında, 5 saatlik yol boyunca cep telefonumdan internetten gebelikle ilgili tüm bilgileri okuyarak geçti. 

Afyon'a indim hiç dinlenmeden anneannemlerle de paylaştım tabii ilk işim devlet hastanesine gidip beta hcg baktırmak oldu, değer 3000 çıkınca çok şaşırdım tam 5 hafta belki de daha fazla. O gün iyi bir doktor araştırıp ertesi gün kontrole gittik anneanneciğim yanımdaydı ama eşim yok diye ilk kontrolümüzde biraz buruktum.  Doktorumla uzunca konuştuk hesaplamalarımızı yaptık "5 hafta 3 günlük haydi bakalım bir de ultrasonla bakalım 5 haftalıkken görme ihtimalimiz yüksek" dedi. Uzandım bir kaç saniye sonra doktorum ultrason ekranına yaklaştı uzaklaştı tekrar yaklaştı "ikiz" dedi

"Efendim" dedim. "ikiz" dedi ahhh benim hallerimi tahmin edebiliyorsunuz, 


şok, endişe, heyecan, mutluluk, hüzün aklınıza gelen tüm duygular bir anda. 


Öyle böyle ah zaman nasıl geçer derken 21 hafta +1 günlük olduk kuzularımla bir kız bir de erkek evladım olucak İnşallah. 18. haftamda küçük bir kanamayla bizi çok korkuttular ama doktorumuzun deyimiyle şiir gibiler maşallah herşeyimiz çok iyi gidiyor sizi heyecanla bekliyoruz canım bebeklerimiz Efnan Fatma'mız ve Ediz Sami'miz bir dahaki yazımda bebeklerim için hazırladığımız odalarının fotoğraflarını sizinle paylaşacağım İnşallah.  Kocaman öpüyorum tüm Hassas Anneleri. 

Emine Melek Sarı



Ana Sayfaya Dönün

12 Mayıs 2013 Pazar

Haftanın konusu: Annelerin önceliği kendilerine vermesi

Bundan sonra Hassas Anne'de her hafta belli bir konuya özel yer ayırmak istiyorum yani haftanın konusu gibi olacak. Bu hafta Hassas Anne'de Annelerin önceliği kendilerine vermesini konuşmak istiyorum. Biz anneler genellikle anne olduktan sonra bütün dikkatimizi, enerjimizi ve zamanımızı çocuklarımıza vermeyi tercih ediyoruz. Aslında kendimizi de düşünmemiz lazım çünkü bizim kendimiz ve çocuklarımız için sağlıklı ve mutlu olmamız gerekiyor.

Şimdi böyle öğretmen gibi yazdım ama ben hepinizden daha suçluyum bu konuda. Spora zaman ayırmıyorum eskisi gibi, diyete uyamadığım zamanlar oluyor ve en önemlisi kendime zaman ayırmak konusunda  çok kötüyüm. Bunları değiştirmek istiyorum hem kendim hem de çocuklarım için.

Hayatımda kendime biraz öncelik verme zamanı geldi ve bir plan yapmam lazım. Bunun için sorunlarımı belirlemem lazım. Öncelikle daha erken ve daha çok uyumak istiyorum. Şu anda günde 4-6 saat arasında uyuyorum ve bu hafta hedefim 7 saat uyumaya başlamak. Genellikle anneler bebekleri gece kalktıkları için uykusuzluk çekerler. Çok şükür 6 yaşındaki oğlum 2,5 aylıkken, 4 yaşındaki kızlarım da 4 aylıkken kalkmadan 11-12 saatlik gece uykusuna geçtikleri için 4 yıldır gece kalkan çocuk yok evde. Eşime de diyorum, çocukların bu kadar uyuduğu ama ebeveynlerin bu kadar uykusuz olduğu bir aile yoktur diye. Aşkım da gece çalışmayı ve araştırma yapmayı seviyor. Uyku çok önemli ama işlerim yetişmiyor. Zaten gece oturmayı çok severim ama Hassas Anne'yi kurduktan sonra gecenin sessizliğinde çalışmak artık benim için bir yaşam stili oldu. Her mesajı cevaplamaya hatta yorumları bile takip etmeye çalışıyorum ama tabii sayımız 25,500'ü geçti ve ben de tek bir kişiyim. Çalışma zamanımı gündüze almam lazım. Böylelikle akşam 1 gibi yatıp 8'de kalksam 7 saat uyumuş olurum ve harika olur. Bir şekilde bunu çözmem lazım.

İkinci sorunum kilolu olmam. Kızlardan sonra toparlanamadım ve artık kızlar da 4 yaşına geldiği için "Ama 1,5 yılda 3 çocuk doğurdum, daha küçükler" bahanesinin arkasına sığınmam da manasız. Neyse ki bu konuda çalışmalara başladım 1 aydır. Akupunktura başladım ve 6 kilosunu verdim vermem gereken 40 kilonun. Zayıflama çabamı http://www.zayiflayananne.com/ sitemde veya diğer facebook sayfam Zayıflayan Anne'de https://www.facebook.com/pages/Zay%C4%B1flayan-Anne/408452909238437?hc_location=timeline  takip edebilir hatta siteye katılıp benimle birlikte sağlıklı bir şekilde ideal kilonuza ulaşmaya çalışabilirsiniz.  Instagram'da da zayiflayananne olarak takip edebilirsiniz. Birlikten kuvvet doğar ve zayıflarken birilerinden destek almak çok önemli. Şu anda bence şişmanlık dünyadaki en büyük ve tehlikeli sağlık sorunlarından biri.

Üçüncü sorunum uzun zamandır spora zaman ayırmıyor olmam. Spor gerçekten hem ruh hem beden sağlığımız için çok önemli. Yapılan araştırmalara göre günde 1 saat spor yapanlarda salgılanan seratonin yani mutluluk hormonu miktarı anti-depresan kullananlardaki kadarmış. Beden sağlığımız için yararlarını da zaten spora başladığınız anda görmeye başlıyorsunuz. Çocuklardan önce neredeyse her gün elliptik makinede 1 saat koşardım ve kondisyonum çok iyiydi. Şimdi evde yardımcım olmadığı ve 3 kuzum olduğu için o kadar çok iş yapıyorum ki buna artı olarak spor yaptığımda akşamları pilim bitmiş oluyor. Mesela 3 kuzuya banyo yaptırırken dizlerim titremeye başlıyor. Tabii yorgunluğumun nedenlerinden biri de kilolar. İnanıyorum ki kilolar gittikçe daha rahat spor yapacağım. Haftada 3 kere 1 saat sporu hayatıma katmak istiyorum.

Esas sorunum kendime zaman ayırmak için çaba göstermemem ve önceliğin sadece çocuklarda olması. Olması gereken bu diyebilirsiniz ve bence de öyle ama bir şekilde annenin önceliklerinin de araya sıkışması gerekiyor. Bunu da belki hayatımızı daha güzel planlayarak yapabiliriz. Bu sorunun içinde diğer 3 sorun da var tabii ki. Ama sosyal aktiviteler de eklenebilir. Yıllardır sinemaya gitmedim mesela. Belki arada sırada sinemaya gidebiliriz aşkımla. Kendimi geliştirecek bir kurs olabilir.

Annelerin de artık önceliği kendilerine verme zamanı geldi. Tabii ki Hassas Anneler olarak bunu çocuklarımızı ihmal ederek değil hayatı daha güzel planlayarak yapacağız. Zamanı doğru kullanmak çok önemli. Bu hafta bu konuda araştırmalarım olacak. Sizinle bulduğum çözümleri paylaşacağım. Sizin de başka başka sorunlarınız olabilir; sigarayı bırakmak veya abur cubur yemek gibi. Sizden de önceliklerinizi hayatınıza dahil ederken işinize yarayan ipuçlarını paylaşmanızı rica ediyorum. Bu amaca ulaşırken yolunuza çıkan engelleri de paylaşırsanız sorunu daha net bir şekilde anlarız ve çözümler üretebiliriz.

Hassas Anneler bu hafta "Anneler nasıl önceliği kendilerine verebilir?" sorusunu tartışıyoruz. 




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Radikal Gazetesi'nden Umay Aktaş Salman Perşembe Anneleri toplantımızı yazmış


Birlikte ağlamak güzel

Özel gereksinimli çocukları olan anneler her perşembe bir araya geliyor, birlikte üzülüyor, birlikte gülümsüyor, sorunlara çare arıyor.


Adım Arzu Gökçe, yedi yaşında asperger sendromu olan bir kızım var, okulda sıkıntılar yaşıyoruz...

Ben Yakut Benal üç çocuk annesiyim ikizlerimden biri Cerebral Palsyli kaynaştırıma eğitimimizle ilgili sıkıntılarımız var...

İrem Afşin , sekiz yıldır otizim dünyasındayız , asperger sendromu olan bir oğlum var. En büyük sorunlardan biri ayrımcılık.

Adım Ülkü, 14 ve 7 yaşlarında iki oğlum var. Küçük oğlumun doğduğunda ayaklarında bir problem vardı, tabanları içe dönüktü. ‘Pes ekinovarus’ deniyor, uzun süren tedavilerden sonra şimdi cimnastik yapıyor....

Bir masa etrafında toplanan 15 kişi önce sırayla kendini tanıtıyor ardından yorgunluklarını, umutlarını, korkularını paylaşıyor, birbirine destek veriyor, sorunlara yönelik neler yapılabileceğiyle ilgili kafa yoruyorlar. Aralarında özel gereksinimli çocukları olanlar da var, gelişimi doğal seyrinde devam eden çocukları olan da... Kimi zaman hep birlikte gözleri doluyor kimi zaman umutla gülümsüyor dudaklar, birinin yaşadığı diğerine güç veriyor. Ne teşhisi aldıklarında yaşadıkları kabullenememe, ne çevrelerinin tepkisi ve içine düştükleri yalnızlık ne uzun ve pahalı tedaviler hiçbiri ayrımcılık kadar can sıkıcı ve üzücü değil anneler için. Ortak dilleri annelik. Onlar ‘perşembe anneleri’.

11 yıllık özel eğitim öğretmeni olan Aylin Çalışkan, üniversitede özel eğitim formasyonu alırken kendilerine tavsiye edilen ‘Bayan Perşembeler’ kitabından feyz alarak yola çıktı. Kitapta özel eğitim gereksinimli çocukların her perşembe toplanan annelerinin sohbetleri vardı. “Birlikte ağlamak güzel” diyen Çalışkan özel eğitim öğretmenliği yaparken kendi öğrencilerinin annelerini toplamaya başladı. Sonra anne oldu, bir blog açtı. Namı diğer ‘Aylin Anne’ bu blogda seslerini duyurabilmek için ‘Perşembe Anneleri’ adı altında röportajlar yayımlamaya başladı. Sonra da buluşmalar başladı. Özel çocukları olan anneler ve onlara destek vermek isteyen anneler bir araya geldi. Çalışkan İzmir ’de yaşadığı için genelde bu kentte yapılan ‘Perşembe Anneleri’nin 4. toplantısı bu kez  İstanbul 'daydı. Ben de gazeteci kimliğimden öte bir anne olarak ‘oradaydım.’

Yasada güzel pratikte kötü


Masadakiler kendilerini birbir tanıtıyor. Mücadele, yorgunluk hepsi bir arada. Arzu Gökçe’nin 7 yaşındaki kızında ‘asperger sendromu’ var. Bir devlet okulunda kaynaştırma eğitimi alıyor. Okul bulmak çok kolay olmamış. Gökçe çocuğunun farklıklarının anlaşılmasını istiyor. Öğretmeninin yazdığı bir notu üzüntüyle anlatıyor: “Sayın veli çocuğunuz bütün gün oturuyor, bir şey yapmıyor.”

Yakut Benal’ın üç çocuğu var, ikizlerinden kızı Deniz, ‘Cerebral Palsyli’ . Psikolojik danışman Benal, işinden ayrılmış. Son iki yıldır ilköğretim birinci sınıfa giden kızının fizyoterapisini kendi yapıyor. Benal, kaynaştırma eğitimi için yasal düzenlemelerin iyi durumda olmasına rağmen uygulamada sorunlar olduğunu söylüyor. Zira bazı okullar ya bahanelerle ya da kırıcı bir şekilde çocukları reddediyor.


Eğitim eşittir tedavi


Benal, sorunun okula başlamakla bitmediğini söylüyor: “Okula girmekle bitmiyor, sınıfta bir köşede oturuyoruz. Kaynaştırma öğrencisi için bireysel eğitim planı (BEP) hazırlanmalı. Sorunların çözümünde okul yönetiminin duruşu çok önemli. Gelişimi doğal seyrinde olan bir çocuk için özel gereksinimli bir çocuk ile birlikte olması çok önemli, bir hayat deneyimi. Ben iki oğlumu engelli kardeşleri olduğu için şanslı görüyorum. Tüm annelere bunu anlatmalı.

Otizmli çocukları olan kadınların ‘anneler buluşuyor’ toplantıları için yakında kurulacak ‘Otizm Dostları Derneği’nin çalışmalarını yürüten İrem Afşin, ‘Eğitim eşittir tedavi’ derken, en büyük sorunun ayrımcılık olduğunu vurguluyor. Özel gereksinimli çocukların temel hakkı olan eğitimi alırken, diğer velilerinin de destek vermesi gerektiğini söyleyen Afşin, “Sınıftaki bir iki anne ‘O da bu sınıfta okuyacak’ dese bu kadar sorun yaşamayabilirdim” diyor.


http://www.radikal.com.tr/turkiye/birlikte_aglamak_guzel-1133086





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

2 Mayıs 2013 Perşembe

Anne Hikayeleri: İkisi bir arada-Hassas Annemiz Şerife iki çocuklu yaşamı yazıyor


    
Başlığı okuyanlar kahve reklamı sanmasınlar lütfen! Yazımız, yirmi altı ay arayla doğan iki çocuğun (ki yazımızda onlardan kuzu diye bahsedeceğim) anne bünyesine etkileri üzerinedir, duyurulur!

         Daha anne olmadan önce "İnsanın ya iki çocuğu olmalı ya da hiç olmamalı." derdim. (Şimdi böyle düşünmüyorum, kızmayın olur mu?) Anlayacağınız iki çocuk konusunda fikrim hep sabitti de ikinci çocuğun zamanı konusunda fikrim sabit olamadı maalesef. Hayat insana yaşayarak gösteriyor ki öyle büyük büyük laflar etmeyeceksin. "İki çocuk arasında en az şu kadar yaş olmalı, ben şu zaman düşünüyorum, planlıyorum." falan demeyeceksin;   çünkü bir gün bakıyorsun ki senin planlarını suya düşüren bir kaçak yolcu binmiş vapura, kıyıya yaklaşacağı günü bekliyor. Anlayacağınız benim hikayemde ikinci çocuk her zaman düşünülen ; ama zamanlaması yapılmaya çalışılsa da yapılamamış bir çocuk oldu. (İyi ki de oldu!)

         Sonuca odaklanıp süreci bir türlü yaşayamayan bir insan olarak hep kocaman kocaman ‘acaba’lar eşliğinde geçirdim dokuz ayımı. Acaba doğum nasıl olacak? Gece mi olacak, gündüz mü olacak? Ben doğuma gittiğimde kızım ne olacak? Hastaneden eve döndüğümüzde kızım kardeşini nasıl karşılayacak? Bu kuzulara nasıl bakılacak? Vs. vs. vs.........

         Evet, buraya kadar yazdıklarımı konunun giriş kısmı olarak kabul edelim ve gelişme kısmında iki çocuklu hayatın ne menem bir şey olduğunu lafı eğip bükmeden anlatayım. Küçük kuzunun doğumundan sonra ev ahalisi bir bir çekilmeye başlayınca ‘acı’ manzara ortaya çıkmış oldu bizim evde. Hani "Peşpeşe doğur, birlikte büyüsünler." diyen hanım teyzeler var ya! Hiç aldırmayın siz onlara. Yanınızda sürekli bir yardımcı yoksa ilk bir sene öyle zorluklar yaşıyor ki insan... İşte benim cepheden iki çocuklu (aralarında iki yaş fark olması da önemli bir etken tabi) anne manzarası...

 İki çocuk demek:

1. Küçük kuzuyu emzirirken büyük kuzuyu ayağında sallamak
2.Küçük kuzuyu uyuturken tuvalet eğitimini tamamlamamış büyük kuzunun ortalığa salıvermesi (Şimdilerdeyse en olmadık zamanlarda tuvalete gitmek istemesi)
3. Küçük kuzuyu uyutmam, büyük kuzuya da yemek yedirmem gerekliliğinin aynı zamana denk gelmesinin dayanılmaz hafifliği
4. Kolikli küçük kuzuyu rahat rahat emzirip uyutabilmek için büyük kuzunun TV delisi olmasına razı olmak ve vicdan azabından ölmek
5. Küçük kuzu uyanık olduğu ve durmadığı için büyük kuzunun öğle uykusu uyuyamaması ve bu durumun yarattığı artı bir vicdan azabı daha
6. Bütün gün çocuk uyutmak, yedirmek, uyutmak, yedirmek, uyutmak rutininden yorgun düşmek
7. İki kuzunun aynı ana denk gelen farklı isteklerine bir türlü yetişememek
8. İkisi arasında gidip gelirken aç kalmak; açlığının farkına varmamak
9. "Bir abam var atarım, nerde  olsa yatarım." atasözüne uygun olarak nerde olsa orda sızmak
10. Ben bu çocuklara bakamıyorum duygusuyla kendini yiyip bitirmek
11. Eve geç gelen babayı beklerken sinir krizi geçirmek (Abarttım mı?)
12. Duş almak kadar insani bir ihtiyacı bile lüks olarak görmek
13. Üç yıldır (bu yılı da sayarsak dört olacak) tatil hayalleri kurmak
14. Gece yattığım pijamalarla birkaç gün dolaşmanın çok da normal olmadığını görüp çalışmaya, insan içine karışmaya karar vermek
İşte, bu yazdıklarım benim için iki çocuklu hayat demek.

     Evet, bu liste böyle uzayıp gider arkadaşlar. Ben küçük kuzu dokuz aylık olduğunda büyük kuzuyu kreşe verip işime geri döndüm. Şanslıyım, yarım gün çalışıyorum ve kuzularıma da zaman ayırabiliyorum. Yarım gün çalışsam da ev, çocuk, iş üçgeninde yorulmuyor muyum?
Yoruluyorum.
Şikayet etmiyor muyum?
Ediyorum.
Bütün bunlara rağmen bildiğim bir şey var ki ben bu iki çocuklu hayatı seviyorum ve bu tablonun bozulmaması için her gün Allah'a dua ediyorum.

         İki çocuklu hayat zor mu diyenlere... Hayır zor değil,çok zor. Ama yine de çocuğuna kardeş istemekle istememek arasında kalanlar, gelin "Tek çocukla delireceğine iki çocukla aklını oynatanlar kulübü"ne üye olun derim. Tek çocuk için geçerli sebeplerim var diyenler,size lafım yok,sakın alınmayın.
                                                                          
Sevgiler
Şerife Koptur Şen



Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün 

30 Nisan 2013 Salı

Anne oldum anladım- Hassas Annemiz Merve Aydın'ın yazısı


"Anne olunca anlarsın" derdi annem...
Öyleymiş...
Anne olunca anladım...
İki kızı evlendi , oğlu askerde.
Biz olmadan nasıl yaşıyor annem , nasıl zor nefes alıyor ?
Anne oldum, anladım..
Gece gündüz demeden, uykusuz, yorgun, argın hiç tereddütsüz bakıp büyüttüğü bizler O'nu azıcık üzdüğümüzde nasıl canı yanarmış
ya da herhangi birimizin canı yandığında nasıl içi parçalanırmış...
Anne oldum, anladım...
Evlenmek istediğimde karşı çıkardı annem, daha küçüksün biraz daha bekle derdi.
İsyan ederdim, karşı gelirdim.
Meğer beni düşünürmüş annem. Evlilik zormuş, sorumlulukmuş , hasretmiş anneye babaya...
O'nun gözünde hala küçücük bebek olduğum için kaldıramayacağımı düşünürmüş ondanmış korkusu...
Anne oldum, anladım...
Anne olmak çok farklı bir şeymiş. Hep söylerlerdi.
İnsan sonradan aşık olup bu kadar bağlanacağını bildiği bir varlığa ilk doğduğunda nasıl da korkuyla bakabiliyor. O'na bakamama korkusu, sorumluluk, ya bir şey olursa'lar...
Tüm bunlar bir nebze de olsa ilk doğduğunda bebeğini tam sevmeni engelliyor. En azından bu benim için öyleydi.
Ama şimdi; gözümü kapadığımda bile O'nun o güzel yüzü, gülüşü, minik elleri, ayakları canlanıyor hayalimde. Yanımdayken bile özlüyorum kokusunu. Bir kere öpmek yetmiyor.
Bir daha bir daha bir daha...

Anne olmak çok farklıymış...
İnsana bir çok özellik katarmış. En başta güzelleşiyorsun bir kere.
Tüm anneler KRALİÇEDİR. Çünkü Prens/Prenses dünyaya getirmiştir.
Uğraşsanız bütün hayatınız boyunca bir anne kadar güzel olabilir misiniz?
O'nun kadar güzel kokabilir misiniz?
Anne olmak olduğundan kat kat daha şefkatli olmakmış. Daha merhametli, daha duyarlı. Senin çocuğun olmadığı halde başkasının
çocuğu için endişe taşır mısın? Üzülürsün sadece. Ama anne olduğunda başka birinin çocuğuna bile bir şey olduğunda için acır. O'nu anlamak terimi bu noktada gerçekten O'nu anlamaktır. Kendini O'nun yerine koymaktır. 'Ya benim bebeğime de bir şey olursa'dır. Başkasının bebeği için içimin parçalandığını hissedip ağladığımda anladım.

Anne olmayı kelimelerle anlatamazsın mümkün değil. 
Sabahlara kadar uyumayıp, sabah yine hiç eksiksiz sevebilmektir 'Anne Olmak'. O'nun için endişe taşımaktır.
O'na bakarken ağlamaktır; mutluluktan, sevgiden, korkudan, O'na gelecek zarardan.
Tek bir gözyaşının içinde saklıdır tüm bunlar.
"Anne olunca anlarsın" derdi annem.
Anne oldum anlıyorum. 

Ve annemi daha büyük bir aşkla, daha büyük bir hasretle seviyorum.
Hiç bir şeyin değeri kaybedilmeden, ya da ayrı kalınmadan bilinmiyormuş.
Bir şey daha var anne olmakla ilgili.
Anne olmak güçlü olmakmış, dayanıklı olmakmış, sabretmekmiş.
Annemin çocuklarından ayrı olduğunda nasıl yaşamaya çalıştığını düşündüğümde anladım.
Çocukların hayallerinde çizgi kahramanlar vardır ya.
Aslında en güçlü, en süper, en sihirli kahraman annemmiş...
Anne olunca anladım...

Hassas Annemiz 
Merve Aydın



Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

20 Nisan 2013 Cumartesi

Özel Anneler: Hassas Annemiz Dilek, diyabetli bir çocuk büyütmeyi anlatıyor



Ben Dilek. 32 yaşında bir anneyim. Hepimize çocuklarımızı kucağımıza aldığımız ilk zamanlarda muhakkak sormuşlardır annelik nasıl bir duygu diye. Nasıl tarif edilir ki değil mi? Hangi sıcacık sımsıcak kelime yeterli olur ki anlatmaya? Anlatsak bile hep yarım anlatmışız gibi gelmez mi bize? Bence ve herkesçe annelik en zor meslek. Annelerdeki sabır, özen ve itina da ödülleri olsa gerek bu meslekteki kariyerleri için.

Çocuklarımız biz anne-babalar için en kıymetlimiz en özelimiz ve en değerli varlıklarımız. Ufacık bir gülümsemelerindeki mutluluk bizler için nasıl tarifsiz bir heyecan biliriz. Çocuklarımızın sağlıkları bizler için çok önemli. Hassas Anne adresini bir arkadaşımın tavsiyesi ile ziyaret ettim, çok beğendim. Dikkatimi çeken ilk konu ise antibiyotik kullanımı ile ilgili görüşler oldu. 





Oğlum Arda Eren 2,5 yasında tip 1 diyabetli. Bizim de diyabetle tanışmamız 3 ay evvel oldu. Kullanmakta olduğumuz antibiyotik şurubumuzun da etkisiyle bir müddet sonra oğlumda ağız kuruluğu,sık idrara çıkma, uykusuzluk, huysuzluk, gece sürekli idrara çıkıp uyuyamama gibi belirtiler görülmeye başlandı. Tuhaf olan şudur ki prospektüsünde yan etkiler arasında ağız kuruluğu olması bizde hiç kuşku uyandırmadı. Şikayetler gittikçe artmaya başlayınca prospektüsü iyice hatim ettik açık ve bariz olarak yan etkileri arasında geçici diyabet yazıyordu, çok endişelendik sabahı bekledik hastaneye gitmek için ama maalesef o gece sabah olmadı oğlum ketoasidoz denen komanın eşiğinde 699 mg kan şekeri ile hastanedeydi. Biz bunun geçici bir durum olduğunu düşünerek birbirimizi teselli etmeye çalışırken artık oğlumuzun tip 1 diyabetli olduğunu yani tüm yaşamı boyunca insülin kullanmak zorunda olduğu gerçeğini öğrendik.

Anne baba olarak duygularımızı anlatmak mümkün değil, hatırlamak istemiyoruz çünkü tek şey söylemek gerekirse ölümle burun buruna gelmek daha az acı verirdi inanın. Ben bu duygusal metinlere de girmeyi sevmiyorum artık. Tek amacım diyabetin belirtilerini, diyabetin ne olduğunu, ve diyabetle yaşamanın nasıl bir hayat olduğunu çevreme, annelere ve ailelere anlatabilmek.


Nedir tip 1 diyabet? 

Vücudumuza direkt ya da dolaylı olarak giren şekerin kandaki seviyesini toleransını inhibe eden, pankreasımızdaki beta hücrelerinin ürettiği insülin hormonunun artık üretilememesi. 


Tip 1 diyabetten nasıl korunuruz? 

Bunu inanın henüz bilim adamları bile çözememiş durumda çünkü bu olayı yaratan bağışıklığın kendisi. Bağışıklık sistemi bazı olumsuzluklar karşısında (ne olduğu bilinmeyen) beta hücrelerine zarar veriyor ve zamanla diyabet gelişiyor. Biliyorsunuz bir de tip 2 diyabet var. Bu ise doğru beslenme ve spor ile düzene girebiliyor ve yetişkinlerde görülüyor.

Hassas Anneler çocuklarınızın kan şekeri düzeylerini kontrol ettirin düzenli olarak, bunu bir çocuk endokrinoloji ve hormon doktoru en sağlıklı şekilde yapabilir HA1c testi ile. Genellikle branş doktorları bu konuda yeterli olamıyorlar. Endokrin uzmanları tercih edilmeli.

Tip 1 diyabette yaşam şekli çok önemli, kişinin sağlığını tüm yaşamı boyunca istikrarlı kan şekeri düzeyinde götürebilmesinin insülinden sonra ikinci ilacı kaliteli yaşam biçimidir.

Zira eskisi gibi gece geç uyumalar sabah güne geç başlamalar artık imkansız. Güne erken başlamak ve erken uyumak en kaliteli olaymış ,sadece Arda Eren değil bunu biz de yapıyoruz daha dinç daha enerjik oluyoruz ve günü daha iyi değerlendiriyoruz.

Diyabette esas olan kurallar vardır: 
1. insülinsiz tedavi mümkün değildir.
2. yeme alışkanlıkları tamamen değişmelidir.

Bizim yeme içme alışkanlıklarımız tamamen değişti. Soframızda artık asitli içecekler, meyve suları, kızartmalar, beyaz ekmek, şeker, bal, reçel, pekmez yer almıyor ve kesinlikle ve kesinlikle paketli market ürünleri ile eskiden de her zaman tüketmesekte şimdi tamamen vedalaştık.

Neden mi?
Paketli ürünlerin besin değerlerinin ve doyurulucuğunun düşük ve kan şekeri üzerinde ani yükselmelere meydan vermesinden dolayı artık onlarla vedalaştık.
Diyabetli bir bireyin normal bir bireyden hiç bir farkı yoktur. Spor yapabilir, yüzebilir, her türlü sosyal faliyetlerine devam edebilir. Yetişkinler için durum aslında daha kolay onlar şeker seviyelerindeki ani düşüş(hipoglisemi), ani yükseliş(hiperglisemi) fark edebilirken çocuklar bunun farkında olamıyorlar maalesef işte bu noktada hiperglisemi ve hipogliseminin önüne geçmek için anne ve babaları olarak bizler çocuklarımızın yapay pankreası gibi düşünüp devreye giriyoruz.

Neler mi yapıyoruz?
Diyabetli bir çocuğun her öğününde alması gereken protein, karbonhidrat, sebze, meyve, yoğurt, süt gibi gıdalarının miktarlarını hesaplayıp, bu hesapların sonundaki rakamların kan şekeri seviyesini ne kadar yükselteceğini bulup, çıkan sonuca göre insülin dozunu uyguluyoruz.

Ve zamanla yarışıyoruz sürekli, zamanın nasıl bir ömür törpüsü olduğu aşikar.
Bu olay her gün 6 kere tekrarlanırken, biz bazen kitap okumak , bir programa bakmak, sosyalleşmek, arkadaşımızla bir kahve keyfi yapmaktan, aynada kendimize bakmaktan, çocuğumuz ise henüz küçük ve zaman kavramını bilmediğimden tam yemek vakti parka,bahçeye arkadaşina gitmek istiyor olabiliyor, ya da tam ara öğün saatinde uykusu gelmiş uyumuş olabiliyor. İşte insan hayatından böyle izinsiz özel olaylarımızı alıyor diyabetle yaşamak her istediğimiz vakit bir yerlere gidemiyoruz, her uzatılan ikramı alamıyoruz.... Saymak yoruyor insanı.


Ama dedim ya biz çocuğumuzun yapay pankreasıyız ayakta dimdik durmalıyız, 2,5 saat arayla şekerini ölçmek, 3 saat arayla beslemek için hep dimdik olmalıyız.  


Artık kendi ekmeğimizi kendimiz yapıyor, yoğurdumuzu kendimiz mayalıyoruz, süzme peynir yapıyoruz ve sebzeyi hiç bir öğünden eksik etmiyoruz. Aslında diyabet sizi değil siz diyabetinizi yönetmeyi başarırsanız hayat kolaylaşıyor.

Regule giden kan şekeri seviyelerini görmek bize çok moral oluyor; yaptık, başardık demek ki oluyormuş diyoruz.

Anneler ve babalar çocuklarınızın yeme alışkanlıklarına, kullandığı ilaçlara, sık sık tekrarlayan rahatsızlıklarına dikkat edin. Diyabetle ilgili çok şey var anlatılması bilinçlendirilmesi gereken. 
Bir dahaki yazımda diyabet ile yaşamımızdaki değişimleri,mutfağımızdaki ve beslenmemizdeki değişimi, yaşam kalitesini ve zorlukları sizinle paylaşmak isterim. 
Sevgilerimle
Dilek Karadavut




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün