Konuk Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2013 Perşembe

Konuk Yazar: Ödev Savaşları - Psikolojik Danışman ve Terapist Tansu Oskay Hassas Anneler için yazdı


Sevgili Hassas Anne, 
Çoğu annenin kanayan yarası evdeki Ödev Savaşları konusunda annelere destek olacak birkaç ipucunu seve seve paylaşıyorum… 

Çocuklar genelde ödev yapmak istemiyor, dersin başına bir türlü oturamıyor. Bu isteksizlik ve direnç ebeveynle çocuk arasında çatışmaya dönüşüyor. Giderek artan ve uzayan bu çatışmaların süreklilik göstermemesi ve çocukların ödev yapma alışkanlığına sahip olmasına engel oluşturmaması için ailelerin bazı hususlara dikkat etmeleri gerekiyor:

İlk olarak ailelerin genelde defalarca tekrarladıkları hatalar var. Çocuklarına ödev yapmalarının neden gerekli olduğunu, bunun onların eğitim hayatını dolayısıyla tüm hayatlarını etkileyecek bir konu olduğunu uzun uzun anlatıyorlar. Çocuklar yıllar sonrayı soyut düşünceleri gelişmediği için yetişkinler gibi gözlerinde canlandıramazlar. Ergenlerde içlerinde bulundukları dönem itibariyle, duygusal olarak yıllar sonraki başarılı yetişkin hedefiyle hiç ilgilenmiyorlar. Anne-babalar çocuklarına “Ödevini yapman lazım” derken bir nevi satın almaya gönüllü olmadıkları bir ürünü “bak bu senin için faydalı” diye satmaya çalışır durumuna düşüyorlar. Kendilerini çocuklarının yerine koymuyor, kendi çocukluklarını hatırlamıyorlar. Çünkü bunu yaptıklarında ödev yaptırımı konusunda otoritelerini kaybetmekten endişe edebiliyorlar. Halbuki çözüm sağlıklı, çift taraflı ve kuvvetli ilişkiyi kurmuş olmaktan geçiyor. Ödev yapmak istemeyen bir çocuğa ancak gerçek ve samimi, iyi bir ilişkinin kurulduğu, pozitif ve sağlıklı iletişim olan ev ortamının bulunduğu aile düzeni ile bu ilk şartı yerine getirerek yaklaşabilir ebeveyn. Daha sonraki adım ise onu ödevi “satın alma”ya ikna edecek, yaratıcı yollar olmalı. İlk şart yerine gelmezse, ne öğrencilik hikayeleri, ne başarı örnekleri, ne caydırıcı veya imrendirici masallar çocuğa işlemiyor.


Peki çocuklara ödev konusunda zorlukları azaltmak için nasıl davranmalıyız:


· Öncelikle samimi ve empatik olmalı ebeveynler. Model olduklarını da unutmamalılar. “Odana gir dersini çalış”, “kitabını oku”, diyerek televizyon seyreden bir model, evde ödev konusuna destek vermez.

· Bir diğer önemli nokta, çocukların akşam anne-babalarıyla evin yaşam alanlarında zaman geçirme isteği. Özellikle çalışan anne-babalar çocuklarına henüz yeterli alt yapıya gelmeden ”ben gelmeden ödevler bitsin” diyor, sonra eve geldiklerinde aslında onlarla vakit geçirmek isteyen, onları özlemiş çocuğa, odana git ödevini yap diyorlar. Durum aslında buysa ebeveynin bunu farkedip yapacağı okuma, bilgisayar gibi işini veya gazetesini, dergisini yanına alıp “Bugün seni özledim. Yanına geleyim de sen ödevini yaparken ben de şu işimi halledeyim. İşlerimiz bitince birlikte bir şey yaparız.” Demesini ve yanında biraz bulunmasını öneriyorum.

· Akademik konular konuşulurken hedefler, planlar, konuşmalar hep kısa vade olsun. Temel yaşama dair öğütler ile birleştirilmesin. Anne-babalar her ödev yapmaması sorununda konuşmayı sınav sistemine, not ortalaması ve başarı puanı uygulamasına, oradan iyi bir okula girmenin önemi ve iyi iş bulmanın ön koşulu olmasına bağlamasınlar. Çocuklar ve ergenlerle bu 10-15 yıllık planların diyaloglarda durmadan dönen bir plak haline gelmesi ödev savaşını sadece direnç oluştuğu için uzatıyor, sürece hiç yardımcı olmuyor.

Ateşkes için bazı ipuçları:

· Birincisi çocukların yaşlarına uygun zaman yönetimi planı ve becerisini desteklesinler. Zaman yönetimi biz yetişkinlerin bile çok zorlandığı bir konu. Bir çok yetişkin önemli bir işini son güne bırakırken bir çocuğa projesini son güne bıraktığı için bağırmak ya da nasihat vermek pek adil değil. Görevi parçalara bölmek, günlere yaymak, bir akşamı 20-30 dakikalık bölümlere bölmek belirli bir zihin olgunluğu gerektiriyor zaten. Çok istikrarlı, planlı, ümit verici bir başlangıç ile buna başlansa dahi çocuklara zaman planlaması konusunda bir süre destek vermek gerekir. Yaşına göre hemen bu sorumluluğu alamayabilir.


· Okulda zaman yönetimini başarmaları kesin kural ve sınırlardan dolayı. Bunu evde bir miktar paralellemek iyi bir fikir oluyor.


· Duygusal olarak da bir türlü başlayamama sorununun altında yine çocuğun ödevin zor ve çok olduğuna dair önyargısı yatıyor. Samimi ve sevimli bir üslupla o çok zor ve uzun ödevlerden birine birlikte zaman tutmalarını öneriyorum. Sonra üzerine konuşuyorlar. Zaman tutulan ödev maksimum 15-20 dakikada bitiyor, çoğu zaman daha az bile sürüyor. Gözünde büyütme sorununu azaltıyor.



· Ödevlere “yardımcı” olmanın savaşı sonuçlandırmaya hiç yardımcı olmadığını anlatıyorum. “Ben hep yardıma ihtiyacın olduğunda buradayım.” demek çok iyi, ancak onun sorumluluğundan bir parçayı ebeveynin üzerine alması pek iyi değil.



· Mesela ben verdiğim eğitimde bazı hikaye örnekleri paylaşıyorum. Mesaj veren hikayelerle sorumluluğun çocuğun kendinde olduğunu, anne-baba söylemlerine direnç geliştirmeden dinleyerek içselleştirdiklerini anlatıyorum. Biraz yaratıcılık katmaları gerekiyor iyi bir fikir satıcısı olmaları için.



· Demokratik aile sistemi ve Pozitif Disiplin yöntemlerinin bir şart olduğunu tekrar vurgulayayım. Ayrıca her zaman her sorunda bizi ebeveyn olarak çıkmaza götürmekten kurtaran konunun zekamız, becerikliliğimiz veya ebeveyn gücümüz değil, iyi bir Anne-Baba İletişimi olduğunu hatırlayalım. Tüm savaşların silahla değil diyalog ile sonlandığını unutmayalım.




Tansu Oskay - twitter @TansuOskay - facebook.com/tansuoskay

Psikolojik Danışman ve Terapist

Paps Parenting Ebeveyn Akademisi Kurucusu

www.papsparenting.com

23 Ekim 2013 Çarşamba

Konuk yazar: Çocuğunuz anaokuluna başlarken dikkat etmeniz gerekenler- Halenur Bal

Anaokuluna başlarken çocukların en kısa sürede ve en sorunsuz şekilde okula uyum sağlamaları için uygulanması gereken önemli hususlar vardır. şunu unutmamalıyız ki kimi çocuk güle oynaya giderken kimi çocuk bir kaç hafta ağlar. çocuğunuzun ağlıyor olması endişe yaratacak bir durum değildir ancak mutlaka bu durumla ilgilenilmelidir.

1. Çocuğunuzla okul hakkında olumlu sohbetler yapın. Eğer çocuğunuz sizin okulu sevdiğinizi ve okula güvendiğinizi hissederse okul hakkında olumlu duygular geliştirme olasılığı artar.

2. Okul başlamadan önce mutlaka çocuğunuzu okula götürün ve okulu tanımasını sağlayın. Okulun bölümlerini görmesi rahatlamasını sağlar. Okul bahçesindeki parkta oynamasını sağlamak okul ile ilgili olumlu düşünmesini sağlayacaktır.

3. Ne olursa olsun öğretmen ya da okul ile korkutmayın. Çocuğunuz, istemediğiniz bir davranış yaptığında; "öğretmenin sana kızar", "sana ceza verir", "müdür amca seni okula almaz" gibi cümleler kullanmayın.

4. Çocuğunuzun okula uyumu ile ilgili kaygılarınız olursa, bunu onun yanında ifade etmeyin.

5. Çocuğunuzu günün sonunda onu okuldan alacağınız ya da okul servisinin onu eve kadar getireceği konusunda bilgilendirin. Bundan emin olmasını sağlayın.

6. Uyum süreci boyunca, çocuğunuzun okula kendisini iyi ve güvende hissettirecek bir oyuncak ile gelmesine izin verin. Çantasında veya elinde tutabileceği sevdiği bir nesne onu rahatlatacaktır.

7. Uyum süreci boyunca çocuğunuzu okula bırakmak veya servise bindirmek için gerekiyorsa fazladan biraz zaman ayırın. Onunla konuşmanız ve onu rahatlatmanız gerekebilir.

8. Çocuğunuz ağlamakta ve sizi bırakmamakta ısrarcı olursa, siz de kararlı tutumunuzu sürdürün ve öğretmenlerinizin önerilerine uyun.

9. Okula başlama döneminde ani kural değişikliklerinden kaçının. Evdeki günlük düzeni aynen devam ettirmeye çalışın.

10. Çocuğunuzla nitelikli zaman geçirin. Onunla okul yaşantılarını kendisi anlatmak isterse konuşun, ısrarcı olmayın.

11. Uyum sürecinde evde yaşananlarla ilgili okulu bilgilendirin.

12. Okuldan alınacağı saat konusunda net bilgi verilmesi ve buna mutlaka uyulması önemlidir.

13. Okula uyumla ilgili ne olursa olsun çocuğunuzu diğer arkadaşlarıyla kıyaslamayın. Asla azarlamayın. Sözlü ya da fiziksel şiddet uygulamayın.

14. Okulda yaşadığı ya da yaşayacağı uyum sorunlarını çocuğunuzun yanında diğer aile bireylerine anlatmayın. Aksine olumlu yaşantılarını çoşkuyla paylaşın.
Bu 14 maddelik yazı velilerimize verilmek üzere rehber öğretmenimiz ile hazırlanmıştır. Şimdi ben size kısaca kendi fikrimi aktaracağım.

Bazı öğrenciler okula geç uyum sağlar. Bana sorarsanız bu bir sorun değidir. En önemli nokta öğretmendir. Öğretmen, okula uyum sağlamakta zorlanan çocuğunuzla gerçekten ilgilenmekte midir? Bu çok önemlidir. Okul öncesi çocukları için uyum haftası; bana göre en önemli haftadır. Öğretmen maharetli ise öğrenciyi bu hafta içerisinde tavlar. Okula başladıktan sonra ise yavaş yavaş kendine bağlar. Öğretmen, uyum haftasında çocukların mutlaka velileri ile okula gelmelerini ve sürece birlikte katılmalarını sağlamalıdır. Öğretmen, oynayabileceği grup oyunlarını önceden planlamalı ve çocuk-veli-öğretmen eşliğinde oyunlar oynanmalıdır. Bu oyunlara örnek olarak bir çok drama oyunu vardır. Annesinin ya da babasının sınıf içerisinde öğretmeni ile oyun oynayıp eğlendiğini gören çocuk, öğretmene güven duymaya başlayacaktır.

Çocuk, bu süreç içerisinde okula istediği herhangi bir nesne, eşya ile gelmeli. Bu çok rahatlatıcıdır çocuk için. Annesinin fotoğrafı, şalı, ya da kendisine ait kendisinin seçtiği bir nesne uyum sürecinde tamamlayıcı bir görev görecektir.

Şimdi anlatacağım husus da çok önemli ama çoğu öğretmen bunu yapmıyor ne yazık ki. Öğretmen, okula uyum konusunda güçlük yaşayan çocuğun evine en kısa zamanda yani okulun ilk haftalarında ziyaret planlamalıdır. Öğretmen, çocuğun evine gitmeli, çocukla odasında oyun oynamalıdır. Çocuğun odasının kapılarını öğretmene açması onu kendi dünyasına almasıdır. Gerekirse öğretmen bu ziyareti birden fazla olacak şekilde planlamalıdır.

Halenur Bal


Ana Sayfaya Dönün

7 Ekim 2013 Pazartesi

Konuk yazar: Bir süt annelik hikayesi- Hassas Annemiz Süt Anne Açelya anlatıyor


Hamileyken sürekli olarak ya sütüm yetmezse ya da gelmezse diye düşünüyordum. Çünkü ailemdeki birçok kadının sütü gelmemiş ya da bir anda kesilmiş. Sütün gelmesi genetik olduğu için bayağı takmıştım kafaya. Ailecek çok hassas annelerden oluşuyoruz da... Annemin sütü gelmiş ama kardeşimle bana yaramamış. İshal olmuşuz. Ne yapsa ne etse faydalı olmamış sütü.

Kuzenlerin hikâyeleri daha garip, sütleri bir anda kesilmiş. Kâbus gibi anlatıp durdular. “Ben bilmem neye çok kızmıştım. Sabah bir kalktım sütüm yok” “ Evde yürüyorum biri HÖH! dedi. Sütüm kesildi” Allah’ım ben nasıl korkuyorum anlatamam. Bir şey değil bu korku yüzünden sütüm gelmeyecek. Her sabah kalkıyorum karnımı seviyorum, göğüslerimle konuşuyordum. “ Bana bakın bu kadar büyüdünüz bari sarkmanıza değsin valla. Faydalı, hemen kesilmeyen süt üreteceksiniz. Anladınız mı beni?” diyordum.

Eşimi ailemdeki bütün kadınlar tembihliyor. “ Üzmeyeceksin sakın. Hiç bağırmak kavga etmek yok. Kim ne derse desin onu üzecek hiç bir şey yaptırmayacaksın insanlara. Valla çocuğun aç kalır. Görürsün gününü” diyordu. Sanki kavga eden tipleriz ya. Beni üzecekse niye çocuk yapsın ki? Kazayla yapmadık bu çocuğu biz. Şu anda eşim stres emen bir sünger gibi. Hiçbir şeyi yansıtmıyor bana. Ama az kaldı fark ediyorum. Yakında patlayacak. İnşallah başka yöne doğru patlar da sütüm falan kesilmez.:)

Beslenmemle ilgili uzun nutuklar dinliyordum annemden. “ Öyle cips falan yemek yok. Tuz süt üretimi azaltır. Kola da içmek yok şişmanlarsın. Doğum sonrası kilo çok önemli. Protein yiyeceksin. Ben sana her gün yaparım. Zaten 40 gün yanından ayrılmayacağım. Hiiiççç merak etme ” diye bir başlıyordu hiç susmuyordu.

Her şeyin sonunda uzun bir doğum sonrası kızım doğdu. Ameliyathaneden çıktım. Çok fazla ağrım vardı. Sütümün olup olmadığı aklıma bile gelmedi. Düşmüşüm kendi canımın derdine. Hemşire “ Bebeğin emmesi lazım” deyiverince kafama dank etti. “Acaba sütüm var mı ki benim?” O an gözümün önünden gitmiyor. Hemşire kucağına aldı bebeğimi yanıma geldi. Mememe yaklaştırdı. Göğsümün ucu ağzındaydı. Sütüm geliyordu. O anı anlatamam. Şimdi yazarken bile gözlerim doluyor. Epiduralin etkisiyle bir yandan titriyordum, ağrılarım çok fazlaydı. O emmeye başlayınca hepsi geçti sanki. Koklamaya başladım. Mis gibi kokuyordu. Bir anda dünya dondu ve sadece ikimiz vardık. İkimizden mutlusu yoktu bizim için o anda. Belki bir de annem bizim kadar mutlu olmuştur.


Emzirmek bizim için kutsal anlar oldu. Onu kokluyorum, saçlarını seviyorum. Şimdi şimdi o da benim saçımla oynuyor. İlk zamanlar uyansa herkes odadan çıksa, baş başa kalsak, beni emse diye başında bekliyordum. Benim ürettiğim bir besinle karnını doyuruyor. Nasıl bir şeydir bu? Hala aklım almıyor. 

Hele beni sabahları gördüğündeki coşkusu anlatılmaz. Beni yürüyen biberon olarak görüyor farkındayım. Alıyorum yatağından sarılıyorum. Omzuma kafasını koyuyor emmek izin benim hazırlanmamı bekliyor. Emmeye başlıyor. Ben onu seyrediyorum. İkimiz de mutluyuz.

Sonra bir sorun çıktı göğsümde. Hamileliğim döneminde sağ göğsümde büyük bir beze oluşmuştu. Ergenliğimden beri bu bezelerle başım hep dertte. 3 kere bu fibrokistleri aldırmıştım. Genetik ve tekrarlayan bir durum olduğundan devamlı oluşuyor. Menopozdan sonra kayboluyormuş. Yani beni 2-3 ameliyat daha bekliyor. İlk başta küçüktü. Sonra süt bezelerimin büyümesiyle dev gibi oldu. Şimdi hala onun sıkıntısıyla boğuşuyorum. Kızım ilk dönemde güçlü bir şekilde ememediğinden mastit oldum. Ateşlendim. Gripmişim gibi ağrılarım oldu. Hala bu ağrılarım devam ediyor. Dönem dönem ateşleniyorum. Şu an o beze kendi cumhuriyetini ilan etti ve göğsümde yaşıyor. Emzirdiğim için herhangi bir cerrahi müdahale edilemiyor. Bir çok doktora gittim. Hepsi aynı şeyi söyledi “Göğsünü devamlı sağmalısın.” İlk başta kızıma sadece o göğsümü emziriyordum. Ama o emdikçe sütüm daha çok gelmeye başladı. Emzirme mutluluklarımız benim için işkence olmaya başladı. Ağlıyordum, içimden çığlıklar atıyordum. Çünkü yüksek ses çıkarttığımda kızım çok korkuyordu. O halinden çok mutluydu ama ben acı çekiyordum. Sonra baktım sol göğsümü de kaybedeceğim. Sağma makinası aldık. Sağan anneleri gördüğümde kızıyordum. Sağmak çok tuhaf bir şey diye. Sıcak sıcak sütü vermek yerine biberonla süt vermek saçma geliyordu. Anne olduktan sonra bütün büyük laflarımı yuttum zaten. Bu da yuttuğum bir başkası diyerek sağmaya başladım.

Göğsüm kötü olduğundan başlık tam oturmuyor ama beni rahatlatıyordu. En azından o deli gibi acı kalmamıştı. Kızıma sağ göğsümü emzirtiyordum sonra tamamıyla boşalsın diye sağmaya devam ediyordum. Bir hafta filan makinaya yapışık yaşadım. Bir süre sonra sıkmaya başladı. 6 kitap bitirdim sağarken. Sağıyorum sağıyorum dolaba koyuyorum. Buzlukta yer kalmadı. O ara İzmir sıcak olduğundan Urla’ya kaçmıştık. Kayınvalidemde kalıyorduk. Bir gün bir açtık dolabı sütten 100 gram kıyma koyacak yer kalmamış. Gerçekle yüzleşmeliydim. Ya bu sütleri atacaktım ya da verecek birini bulmalıydım.

Çevremde soruşturmaya başladım. Maşallah herkesin sütü paçalarından akıyor. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Kimse istemedi. Çocuk esirgeme kurumunu aradım. Sütlerimi vermek istediğimi söyledim. Kabul etmediler. Sonra bütün gün başından kalkmadığım internette sorayım dedim. Belki bir fikri vardır. Bir anne buldum. Sütü olan annelerle olmayanları buluşturuyor. Mail ve tweet attım. Ertesi gün döndü anne bir aile varmış ve sütlerime talipmiş.

Bende bir heyecan bir gör. Nasıl bir aile? Ne iş yapıyorlar? Annenin neden sütü yok? Kafamda bir sürü soru doldu. Sanki kızımı istemeye gelecekler. Neredeyse gidip kendime kaynana kıyafetleri alacağım güzel görünmek için.

Hemen eşimi aradım. Bütün dünya duymalı ben Süt Anne oluyorum. Sırasıyla herkesi (annemi, kayınvalidemi, kardeşimi vs...) Sonra sütkızımın annesi aradı beni. Karşıdan benim gibi heyecanlı bir anne sesi. "Ooh" dedim. Güzel bir ses. 5. günden itibaren mamaya başlamışlar. Kızları 2,5 aylıkmış. Mamadan fazla kilo alarak gidiyormuş. Yani tombiş tombiş bir kız. Ertesi akşam bize gelmeleri için sözleştik. Elimde stok tutmak istediğimi söyledim. 40 poşetten 30 verebileceğimi belirttim. Temkinli olmalıyım değil mi? Ya bir anda sütüm kesilirse. Amannnn ne yaparım ben? Anlatılar o kadar içime işlemiş ki ödüm kopuyor sütsüz kalırsa yavrum diye. Ama bunu söylemeseydim bu içimi burkan kelimeleri duymayacaktım. "Bir poşet bile verseniz yeter. Yeter ki anne sütü olsun" dedi. Bende olanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu bir kez daha anladım.

                                    ben, kızım, sütkızım ve annesi


31-07-2013 tarihinde yeni bir dönüm noktasına gelmiştim. Kızımın annesi aradı. Eşi de gelmek istiyormuş. Bende aksini düşünmemiştim zaten. Babalar annelerden daha meraklı oluyor eşimden biliyorum. Aileyi tümüyle görmek beni daha mutlu edecek. Sütümü istiyorum ki sıcak sıcak bebeğe içeriyim. Ama benim kız durmuyor. Sütünün gideceğini anladı sanki. Hiç durmadan kıpırdıyor. Gelmelerine yakın sağmaya vakit buldum. Biberonu bir güzel hazırladım. Bayram günü gibi giyindik süslendik beklemeye başladık aileyi.

Sonunda geldiler. Hepimiz heyecanlıyız. Bize dolu hediye getirmişler. Şimdi işin en önemli anı ya sütümü almazsa? Ya tadını sevmezse? Bazı sütannelerde olan bir durummuş. Süt Anne çok baharatlı beslenen bir anneyse bebek sütü almaya biliyormuş. Almazsa bütün hayallerim sönecekmiş gibi oldu. Çok üzüleceğimi düşünmeye başladım. Bir kaç dakikada aklımdan neler geçti neler? Başka çocuğun anne sütüne ihtiyacı yokmuş da sadece onun varmış gibi hissetmeye başladım.

Mutfağa gittik. Elim ayağıma dolanıyor. Bebeğin biberonuna sütü koyduk.” Şimdi sütümü içecek ve benim sütkızım olacak” diye kendimi yatıştırıyorum. İkinci ağır çekimimi yaşadım. Anne bebeğini kucağına aldı. Biberonu verdi. İşte o an dünya durdu. Sütümü içiyordu. Artık ben bir bebek daha besliyorum. Bir anda ağlamaya başladım. Gözyaşları gözümden fışkırıyor. Kelimeler içimde birikiyor hıçkırık olarak dışarı çıkıyordu. Hepimizin gözleri doldu. İçim gitti. Hep aradığı tat buymuş da yeni bulmuş gibi içiyordu. Sağdığım sütün tamamını içmeden bıraktı. Anam dedim ne oluyor? Meğerse doymuş kızım.

Sütkızım ve ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Sütkızımı öpüyorum kokluyorum. Normalde annesi dışında bir kucakta durmayan(buna babası da dâhil) kızım benim kucağımda hiç yabancılık çekmiyor. Kokumdan mıdır yoksa ona olan sevgimden midir bilmiyorum. Onu gördüğümde içim gidiyor. Kilo aldı mı boyu uzadı mı kendimle gurur duyuyorum. İnşallah kızımla sütkızım hiç kopmazlar. Süt kardeşlikleri bir ömür boyu sürer ve birbirlerine destek olurlar.

Hayatımı bu iki kızı beslemeye adadım şimdi. Kızımla uzun emme sürelerinden sonra onu uyutup sütümü sağıyorum. Göğsümün acısı zaman içinde daha da artıyor ve bezede büyüyor. Eklem ağrılarım dayanılmaz durumda. Sağmanın göğsüme faydası yok artık. Ama sağmaktan vazgeçmiyorum. Sütkızıma sorumluluğum var. Onu olabildiğince beslemeye çalışacağım. Sütüm olduğu müddetçe ikisine de çok iyi bakacağım.


Süt Anne Açelya
http://sutanne.blogspot.com/
twitter: @sutannee



Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

Yılda 12 kez ateşli hastalık- Derya Coşkundeniz yazdı

Benim gibi ikiz kız annesi Derya Çoşkundeniz hem tecrübelerini hem de araştırmalarını Posta Gazetesinde yazıyor. Bu yazısı benim ve bilinçli doktorların da görüşünü yansıtıyor. Benim doktorlarım da aynı şeyleri bana söylüyorlar. Çocuklarının sık sık ateşlenmesi tüm annelerin kabusu ama okula giden çocukların sık hastalanmaları çok normal. Büyüdükçe durum biraz daha düzeliyor.

Derya Coşkundeniz'in Posta'daki yazısı:


                          Yılda 12 kez ateşli hastalık

Okulların açılmasıyla birlikte hiç vakit kaybetmeyen kızlarım, ikidir okuldan eve ateşle geliyorlar. Her ateşlendiklerinde ya da burunları aktığında ilaca sarılan annelerden değilim ben.

İnatla uğraşırım o ateşi düşürmek için. Bildiğim tüm yöntemleri denerim. Üstünü çıkarır, yüzünü ve eklem yerlerini ıslatırım ilk önce. Yarım saat geçtiğinde ateş hala duruyorsa bıraktığım yerde, ılık duşa sokarım. Benden daha inatçı bir ateşse karşılaştığım, ve 39'dan aşağı düşüremiyorsam son çare ateş düşürücü veririm.
Okula başlayan çocuklarda çok sık hasta olma durumu normalmiş meğer. Kendimi suçlamakla vakit kaybetmek yerine, durumu kabullenip çözümler üretmeye başladım. 2-3 haftada bir hastalıkla mücadele ederken "nerede yanlış yapıyorum" sorusuyla kendimi tükettim durdum geçen yıl.
Tüm kış, onları en sağlıklı yiyeceklerle besleyip, bitki çayları, arı sütleri ve portakal sularıyla çocuklarımın bünyelerini güçlendirdiğimi düşündüğüm sıralarda, okuldan eve akan bir burunla dönen çocuklar, insanda hayal kırıklığı yaratıyor ister istemez. 

Yine böyle ateşli günlerden birini yaşıyoruz. Doktorumuzdan içimi rahatlatacak açıklama geldi. "Bu yaş grubunda, özellikle okula giden çocukların, yılda 12 kez ateşli hastalık geçirmesi normal kabul edilir. Fakat yaz aylarında çok nadir hastalandıkları ve hatta hiç hasta olmadıkları için, kışın ayda 2 kez ateşli hastalık geçirmeleri anneleri endişelendirir.
Biz 38.5'e kadar ateşlenmelerini normal ve bazen de gerekli buluruz. Ateş, çocuğun hastalıkla mücadele ettiğini gösterir ve bu da olması gereken bir durumdur. İlaçla bunu bastırmak, bünyesinin güçlenmesine izin vermemek anlamına gelir" dedi. Oh be! 

Benim gibi düşünen doktorlar da varmış. En ufak bir ateşte bin tane kan testi isteyen, ilacı dayayın gitsin diyen ya da en kötü senaryoyla ana babaya hayatı zindan eden doktorların esiri olmayın. Çocuğunuzun kronik bir rahatsızlığı yoksa, sağlıklı tüm çocuklar gibi zaman zaman ateşlenip hasta olabileceğini ve bunun normal olduğunu bilin.

Enfeksiyondan korunmak için

Siz yine de tedbiri elden bırakmayın. Kış ayları geldiğinde, hastalığın evimizi ziyaret edeceği aşikar. Bu durumla baş edebilmek zor olsa da, imkansız değil. Bünyeyi ne kadar güçlendirirsek, hastalıktan kurtulmamız da o kadar hızlı olur. Buyurun size bir kaç öneri:
. Bol sıvı tüketmek

. Burun tıkanıklığını gidermek

. Solunum yolunu açık tutmak için buhar tedavisi uygulamak

. Temiz hava almak

. Çok kalabalık ortamlarda durmamak

. El yıkamaya özen göstermek

. Sağlıklı ve dengeli beslenmek

. C vitamini içeren gıdaları tüketmek

. Adaçayı ve ıhlamur gibi bağışıklık güçlendirici çayları tüketmek

. Sigaralı ortamlarda bulunmamak

Derya Coşkundeniz
Bu yazı yazarından özel izin alınarak burada yayınlanmaktadır. Derya Coşkundeniz'e teşekkürler

kaynak: http://www.posta.com.tr/saglik/bebek-cocuk/PostaYazarHaberDetay/Yilda-12-kez-atesli-hastalik.htm?ArticleID=197514





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

6 Ekim 2013 Pazar

Konuk yazar: Hamile Eğitmeni ve Emzirme Danışmanı Esra Ertuğrul: Doğumdan sonra bizi neler bekliyor?

Doğumdan sonra annede bazı değişiklikler olacaktır ve doğum sonrası dönem her zaman rahat geçmeyebilir.

• İlk iki ile altı hafta süresince adet kanaması gibi, yoğun ve kırmızı renkli kanama olabilir.
Hijyenik kadın bağı kullanılabilir, ancak bu bezlerin en fazla 6 saatte bir değiştirilmesi gerekmektedir. Bu kanamanın rengi pembeden kahverengiye dönüşerek birkaç hafta sonra beyaz bir akıntı halini alır. Kanama fazlalaşır, ateş çıkarsa ya da akıntı kötü kokuyorsa doktora danışılmalıdır. Emziren annelerde kanama daha kısa sürebilir.

• Tuvalet konusunda da sorun yaşanabilir. İlk günlerde idrara çıkarken zorlanılması normaldir ve kabızlık görülebilir. 

Doğumdan sonra mümkün olduğu kadar çabuk ayağa kalkıp yürümeye çalışmak bağırsak hareketlerini de hızlandıracaktır. Annenin bol su içip yediklerine de dikkat etmesi faydalı olacaktır. Annenin tuvaletini yaparken dikişlerinin açılma olasılığı düşüktür ancak hiçbir zaman tuvalette ıkınıp kendisini fazla zorlamamalıdır çünkü hemoroid oluşabilir.

• Doğum sırasında doktor kesi yaptıysa dikişler ilk günlerde ağrı yapabilir. Otururken ve yürürken kesi yerinde rahatsızlık hissedilebilir. Genellikle en geç bir hafta içinde dikişler kendiliğinden düşer ve kesi yeri iyileşir.

Doğumdan hemen sonra pelvis kaslarını çalıştıracak hareketleri yapmak ve dikiş alanına buz torbası koymak faydalı olabilir. Ayrıca bu bölge hep temiz ve kuru tutulmalı, temizlik önden arkaya doğru yapılmalı ve tuvalet kağıdı kullanılmalıdır. Doktor temizlik için bir solüsyon önerdiyse kullanılabilir. Dikişlerde kızarıklık, ağrı ve 38 C ve üzerinde ateş olursa doktorla görüşülmelidir.
Doğumdan sonra anne kendisini iyi hissettiği an banyo yapabilir. Banyonun ilk günler ayakta duş şeklinde yapılması önerilmektedir. Sezaryan ile doğum yapıldıysa dikişler alındıktan sonra ayakta duş alınabilir.

• Uzun süren hamilelik döneminden sonra vücudun eski haline dönmesi altı aydan önce mümkün olmaz.

Altıncı haftada doktor kontrolüne gitmek çok önemlidir çünkü bu haftadan itibaren vücut yavaş yavaş eski haline dönmeye başlamıştır, rahim gebelik öncesi büyüklüğüne döner. Doktor bu kontrolde vajinal muayene yapacak, dikişlerin durumuna bakarak rahimi muayene edecektir. Bu kontrole gidildiğinde doktora hangi doğum kontrol yönteminin seçileceği konusunda danışılabilir.

• Adet görmeye başlamak ise bebeğin nasıl beslendiğine bağlıdır. Bebek emziriliyorsa adet meme verme sayısının iyice azalmasına dek gecikebilir. Bebeğe mama veriliyorsa 4-6 hafta arasında ilk adet görülebilir.

• Doğumdan sonraki üç ay boyunca, bazen daha da uzun bir süre saçlar dökülür. Çünkü hamilelik boyunca hormonlar nedeniyle normalde dökülmesi gereken saçları dökülmemiştir. Bu yüzden şimdi anneye daha çok saçı dökülüyor gibi gelmesi normaldir.

• Doğumdan sonra bebek emzirirken oruç tutmak sağlıklı değildir çünkü gün boyunca yeterli besin ve sıvıyı vücut alamamaktadır. Doğumdan sonra 1 ay kadar demir haplarına devam edilmelidir. Bu sayede gebelik süresince ve doğumda kan kaybedildiği için azalan demir depoları desteklenmiş olur.

• Doğum sonrasında kanama bittikten sonra cinsel ilişki kurulabilir. Kanama varken ilişkiye girmek istenirse eş kondom kullanmalıdır. Haznede kuruluk hissedilirse nemlendirmek için gliserin kullanılabilir. Doğumdan sonra cinsel istekte artma ya da azalma olması normaldir. Hormonal dengenin değişmesi, yaşanılan ortamın değişmesi gibi nedenler bu artma ya da azalmadan sorumlu olabilirler. Önemli olan iki tarafın da birlikte karar vermesi, birbirine anlayış ve uyum göstermesidir. Tabii bu aşamada kadının isteyip istemediği ve durumunun nasıl olduğu en önemli konudur.

Belki de yukarıda belirtilen, annenin vücudundaki normale dönüş sürecinde yaşadıklarından daha önemlisi, annenin, bir başka deyişle “lohusa” nın kendini nasıl hissettiğidir.

Vücuttaki hormonal değişiklikler annenin ruh halini etkiler. Anne zaman zaman kendisini kötü hissedebilir, bir sebep yokken ağlayabilir, alıngan veya sinirli olabilir. Annenin çevresindekilerin hepsi bebeğe ilgi göstermektedir hâlbuki anneyi evde bekleyen bir çok yükümlülükler, belki başka çocuklar vardır. Hayat artık eskisinden çok farklı olacaktır. Anne kendisini şişman ve çirkin buluyor olabilir. Bütün bunlar sıkıntıyı arttırabilir. İşte burada babalar anneye destek vererek sıkıntılarını azaltabilir. Daha önce doğum yapmış arkadaşlarla da konuşulabilir. Bunlar çoğu yeni anne tarafından hissedilir ve normaldir. Hormonal değişikliklerin yol açtığı bu durumu değiştirmek elde değildir. Eğer bu sıkıntılar altı ay boyunca devam ediyorsa bir uzmana baş vurmak gerekebilir.

Anne ilk zamanlarda bebeği bir yabancı gibi görüp hayal ettiğinin bu olup olmadığı konusunda kendisini sorgulayabilir. Belki de onu yeteri kadar sevemediğini düşünüp suçluluk da duyabilir. Kendisine ve bebeğine birbirlerine alışmaları için zaman tanımaları gerekecektir.

Annenin bebeğin bakımıyla ilgili bilgileri arttıkça, onunla daha çok vakit geçirdikçe, onun ne istediğini daha iyi anlayabilir, tedirginlik azalır.

Bebekle geçirilen zamanın etkili olması için dinlenmiş olmak gerekir. İşte onun için o uyuduğu zamanlarda anne de onunla beraber uyuyarak ya da en azından dinlenerek güç toplayabilir. Ev işleri bir süre bekleyebilir. Ev işlerinde, diğer çocukların bakımında ve misafir geldiğinde babalardan veya ailedeki akrabalardan yardım istenebilir.

Babalar
Doğumun yaklaştığını ya da başladığını gösteren belirtilerle birlikte anne adayında bir enerji artışı olacaktır. Baba adayı eşinin bu enerjisini ev temizliği gibi şeylerle tüketmesini önlemeli, bu enerjisini doğuma saklamasını sağlayabilmelidir. Sancıları başladığında eşini sakinleştirmeli, saat tutarak sancıların kaç dakikada bir geldiğine bakmalıdır.

Birlikte nefes alma alıştırmaları yapabilir, eşinin beline masaj yapabilir. Onu rahatlatmak için dudaklarına minik buzlar sürebilir. Sık sık tuvalet ihtiyacı olacağından yardımcı olabilir. Hastane uygunsa eşinin doğum ağrıları çekerken duş almasına yardımcı olabilir.

Eşinin doğum yapmasını beklerken baba adayının da en az eşi kadar heyecanlı olacağı bilinmektedir. Eşine veya bebeğe bir zarar gelecek mi diye düşünüp korkabilir, hiçbir şey yapamadığı için çaresizlik yaşayabilir. Bu duygularla başa çıkabilmek için bir yakınıyla konuşabilir, onunla duygularını paylaşabilir. Yürümek de baba adayını rahatlatacaktır.

Bebek başka bebeklerle karşılaştırılmamalı ve olumsuz yorumlarda bulunmamaya özen gösterilmelidir. Bu gibi yorumlarda özellikle anne kendisini suçlu hissedebilir ve suçluluk hissedebilir. Bu gibi olumsuz duygular sonucunda da annenin sütü kesilebilir. Anneyi suçlayıcı söz ve davranışlardan kaçınmak yerinde olacaktır.

Esra ERTUĞRUL
Hamile Eğitmeni ve Emzirme Danışmanı
http://bebeimgeliyor.blogspot.com
www.twitter/bebeimgeliyor.com


Esra Ertuğrul kimdir?
1974 İstanbul doğumluyum. İ.Ü.Florence Nightingale hemşirelik yüksek okulunu bitirip, Marmara Ü. Sağlık kurumları yöneticiliği bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. 2008 yıından beri 'Bebeimgeliyor Doğum ve Sonrası Dönemine Destek programları' adı altında annelere eğitimler vermekteyim. Doğum, bebek, lohusalık, emzirme ve ek gıdaya geçiş konularında seminerler ve danışmanlık hizmeti vermekte olan bir anneyim.
Hayatımda 3,5 yaşındaki oğlum büyük bir yer kaplamakta , onunla zaman geçirmeyi çok seviyorum..




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

1 Ekim 2013 Salı

Konuk yazar: Tavuk sorunsalını Yeşil Anne Işık Kırgız yazdı


Tavuk konusu hepimizi tedirgin eden yiyeceklerin başında geliyor. Siz nereden alıyorsunuz, organik mi yiyorsunuz soruları geliyor.
Peki hangi tavuk sağlıklı, organik tavuk yesek mi yemesek mi?

Türkiye’de tavuk çok fazla tükettiğimiz bir besin. Mutfağımızda bir çok yemek, tavuk suyu çorbalar, pilavlar yapıyoruz. Tavuk endüstrisi de aslında en büyük ve gelişmiş endüstrilerden biri. Kurumsal bir çok firmamız var. Hepsi konuştuğunda tavukların AB standardında olduğunu, antibiyotik veya hormon, tarım ilacı gibi maddeler vermediklerini söylüyorlar. Güvenilirdir, içiniz rahat yiyin diyorlar.

Bir yandan da uzmanlar tavukların 24 saat uyutulmadığını, doğduğu andan itibaren antibiyotik aldığını, GDO’lu suni yemlerle ve hormonlarla beslendiğini söylüyorlar. 40 günde kesim yapıldığını ve kesimhanedeki tavukların hormonla şişirilmiş, güneş görmeden büyümüş hayvanlar olduğundan yürüyemediklerinden bahsediyorlar.




Beslenme konusunda benim en güvendiğim kişi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi metabolizma bölüm başkanı ve çocuk doktoru sayın PROF.DR. Ahmet AYDIN’dır. Taş Devri Diyeti kitabını defalarca okudum. Ben de bir çok gıda sektöründe uzun yıllar çalıştım, kendim de gözlemledim.

Ahmet hoca diyor ki; Tavuklar uyumadan soframıza geliyor, 40 günde yarım kilo olacakken 1,5 kiloya ulaşıyor. Pişiriyoruz tatsız tutsuz. Peki bu tavuklar nasıl sağlıklı?

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar da tavuklar sağlıklı değil diyor : “Tarım ilaçlarının amaç dışı kullanımı var. Bu, tavukları büyütme amaçlı kullanılan antibiyotik gibi bir durum. Yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik vermeye başlıyorlar. Bizim üreticimiz inşallah bu konuda bir düzenleme yapacak, umutluyum. BESDBİR, ‘Elimizden geleni yapacağız’ dedi. Fakat antibiyotiğin bu şekilde kullanımı kim tarafından akıl edildiyse, bunu Amerikan akademileri bile anlamış değil. Civcive antibiyotiği verirseniz, bağırsak sisteminin gelişmesini önlüyorsunuz. Normalde yediğimiz besinlerin önemli bir bölümü bağırsak metabolizmasında kullanılıyor çünkü. Dolayısıyla enerji tüketimi azalıyor.
Güneşe çıkarırsanız civciv sağlıklı gelişeceği için kemik de yapıyor. Ama kemik yapsın istenmiyor, sadece et yapsın isteniyor. Hayvan sonunda patates tarlasında yatan patates gibi, olduğu yerde büyüyen bir hayvan oluyor. Kesimde çalışan bir arkadaşımız anlattı, ‘Zavallı hayvancağızı yerden alırken kemiklerinin elinizin altında kırıldığını hissediyorsunuz. Kaçamıyor zaten. Bıraksanız da hareket edemiyor’ diyor. 1.7 kilo yemle 1 kilo tavuk elde ediyorlar. Böyle bir dönüşüm var mı dünyada?” 
Bir de yeni bir sektör olan organik tavukçuluk sektörü var.
Tavukların gezdikleri, doğal yemlerle beslendikleri 81 günden önce kesilmedikleri söyleniyor.

Pişirildiğinde gerçekten fark var. Daha yağlı ve kokulu, eti daha sert olan tavuklar.

Biz geçen aya kadar yıllardır tavuk almıyorduk ve oğluma da okulda tavuk çıkarsa yememesini söylüyordum. Çevremde, arkadaşlarımda küçük yaşta erken ergenlik yaşayan çok çocuk duydum, gördüm. Erkek çocukların memelerinin büyüdüğünü gördüm. Doktorların ilk yasakladığı besin tavuk oluyor. Bu sebeple yemem de yedirmem de!
Geçen ay ilk defa organik tavuk aldık. Aslında fırında tavuk suyuna pilav üzerinde kızaran tavuğa bayılırım. Düdüklü de haşlayıp, suyuna pilav yapıp fırında kızarttık. Tadı güzeldi, suyu da diğer tavuklarınkine nazaran daha yağlı ,sarı ve yoğun oldu.
Bir de bahçemizde yetişen tavuklarımız var. Bu tavuklar haziran ayında alındı ve 3 ayda geldikleri durum böyle: 

                           

1 kilo var yok, daha hiç yumurtlamadı. Ama bizim tavuklar yumurta tavuğu diğer et için yetiştirilen hayvanlar farklı deniyor. Sebze artıkları ile besleniyorlar. Domates, salatalık, yeşillik v.s..
Bu sebeple organik tavuk konusunda da içim %100 rahat olmadı. 

Ayda 1-2 kere , canımız istediğinde alıp yemeye karar verdik. Belli bir kontrol ve sertifikasyondan geçtiği için standart tavuklar kadar ilaç, hormon içermiyor diye düşündüm. Ancak tamamen doğal şartlarda yetişen tavuklardan da daha büyükler! Tavuğun cinsi ile ilgili olduğunu düşünüyorum, besi için yaratılmış türler olabilir. Tam güvenemedim.

Protein için beslenmemizde, keçi ,koyun eti olmalı, sebze ve baklagil tüketimimizi arttıralım. Mevsiminde temiz denizlerin balığını yiyelim. Hindi eti veya ördek deneyebilirsiniz.

Sizlere de tavsiyem, eğer tavuğun yetiştiği şartları görüp biliyorsanız içiniz rahat yiyebilirsiniz. Ama endüstriyel hiçbir üründen fayda geleceğini düşünmüyorum. Eğer bir yiyecek 300 yıl önce yoksa benim için sağlıksızdır. Buna da tabii ki tüm paketli ve endüstriyel gıdalar, deterjanlar giriyor.

Daha ucuza besleneceğiz diye, verim artacak diye tavuklar ne hale geldi? Evet tavuk ucuz ama biz kalan paramızı paketli meyve sularına, çikolatalara, gofretlere, dondurmalara, fruktoz şuruplu bisküvilere veriyoruz. Ve sağlıksız yaşama devam ediyoruz. Mevsiminde doğal, ekolojik beslensek, paketli gıda tüketmesek, kekimizi kurabiyemizi evimizde yapsak. Hem daha ekonomik hem de daha sağlıklı olur!
Evimizi temizleyeceğiz diye kimyasalları her yere boca etmemeli, doğal deterjan , ekolojik doğal temizleyiciler kullanmalıyız. Önümüz kış, camlar kapanacak, evimizin içindeki hava, dışarıdan daha zehirli bir hale gelecek. Evimiz en çok zamanı geçirdiğimiz yer, evimizin havasının temizliğine gereken önemi vermeliyiz.

Sevgilerimle

Yeşil Anne
www.yesilanne.com




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

30 Eylül 2013 Pazartesi

Hassas annelerimizden: Hassas Annemiz Pınar Başol ikizlerini nasıl spor ve doğa sevgisiyle büyüttüklerini anlatıyor


39 yaşındayım. Her zaman outdoor sporlara ilgi duymuşumdur ve elime geçen her fırsatta doğayla iç içe olmaya çalışırım. Neyse ki eşim de benim gibi yapıda olduğu için bu konuda çok iyi anlaşıyoruz. Özellikle dağcılık, kaya tırmanışı, trekking, bisiklet, orienteering (doğada hedef bulma) gibi outdoor sporlarla son yıllarda çok yakından ilgilendik. Birlikte bir çok macera yarışına katıldık ve dereceler aldık. Bu sporların içinden özellikle orienteering (daha fazla bilgi için www.iog.org.tr) ile çok uğraştım, hatta 2005-2006 yıllarında 2 kez milli takıma bile seçildim. 5 Şubat 2010’da ikiz oğullarım Kuzey ve Deniz doğduğunda kısa bir ara vermek zorunda kalsam da, hamileliğimin son aylarına kadar sürekli ormanlarda, parklarda yürüyordum. Bebekler daha 40 günlükken onları Yıldız parkına götürüp orienteering faaliyetine katılmıştık. 



Çocuklarımızı küçük yaşta anne-babası gibi doğayı seven, çiceklere, böceklere, ağaçlara saygı duyan, doğayı kirletmeyen bireyler olarak yetiştirmeye önem verdik. Hemen hemen her pazar IOG Klubü tarafından orienteering faaliyetlerinin yapıldığı Belgrad ormanına gidiyorduk. Bazen çocuklar için ormanda koşu yarışı yapılıyordu. Tabi adı yarıştı, ama asıl amaç çocuklara sporu ve doğayı sevdirmekti. Kuzey ve Deniz daha 1 yaşındayken "ilk koşularını" yaptılar. 




Hava koşulları hiç önemli değildi. Yağmur da yağsa, soğuk da olsa çocukları ona göre giydirip dışarı çıkarıyorduk. İngilizlerin bir deyimi vardır “There is no bad weather, there is bad clothing”. Yani “kötü hava diye bir şey yoktur, kötü giyinme vardır”. Kirlenmeleri de hiç önemli değildi. Üstlerinin başlarının çamur olmasından hiç çekinmiyorduk.

Bu arada biz de eşimle çeşitli yarışlara katılmaya devam ediyorduk. Çocukların rutinlerini fazla etkilemeden çabucak yarışıp geliyorduk. Sonra da madalyamızı birlikte takıyorduk. Belki o an için madalyayı kemirilecek bir oyuncak olarak görseler de ilerleyen yıllarda ne anlama geldiğini daha iyi anlayacaklardı.



Çocuklar büyüdükçe daha uzun parkurlara çıkabilmek için onları sırtımıza almaya başladık. Ormanın derinliklerine dalıyor, patikalardan, göllerden geçerek tüm doğa güzelliklerini gösteriyor ve anlatıyorduk. Solucanlarla, kurtçuklarla oynamalarına izin veriyorduk :) Onlar bu gezilerden çok mutlu oluyorlardı. Açık havada zaman geçirince ve bol oksijen alınca akşamları çok güzel uyuyorlardı. Açık hava acıktırdığı için yemeklerini de çok güzel bitiriyorlardı.



Temmuz 2012'da çocuklar 2,5 yaşındayken Almanya’nın Goslar şehrinde Masterlar Orienteering Dünya Şampiyonası'na katıldık. Çocuklar ilk defa bir spor ve yarışma alanı görüyorlardı. Avrupa’da aileler her yere çocuklarını götürüyorlardı. Biz de yapabiliriz diye düşündük ve ilk adımı atmış olduk. Çocuklar için de bir parkur hazırlanmıştı ve oyunla karışık çocuklarla spor yapıyor ve birlikte çok keyif alıyorduk. Spor ve doğa sevgisini çocuklarımıza ufaktan ufaktan aşılamaya başlamıştık. 

Bütün çocuklar koşmayı, atlamayı ve zıplamayı çok sever. Doğru yönlendirmelerle bu aktiviteleri minik spor aktivitelerine dönüştürmek çok kolaydır aslında. Arkadaş çevremiz de sporu seven dostlarımızdan oluştuğu için, çocuklar için düzenlenen minik spor olanaklarını yakalamamız daha kolaylaşıyordu. Nitekim bir arkadaşımızın çocuğunun doğum gününde Yıldız Parkı'nda minik bir koşu yarışı düzenlendi. Tüm çocuklar 1.ci oldular, herkes kazandı. Amaç yine sporu sevdirmek, doğru atmosferi yaratmaktı. Artık ikizlerim madalyalarını kemirmiyor, onun yerine boyunlarına takıp gurur duyuyorlardı :) Hızlı koşabildikleri için seviniyor ve yeni arkadaşlar ediniyorlardı.

Bu yaz çocuklar 3,5 yaşına geldiğinde, her yıl rutinleşmesine karar verdiğimiz bir yurtdışı orienteering faaliyetine daha katılmaya karar verdik ve Finlandiya’da düzenlenen Orienteering Dünya Şampiyonası’na katıldık. Hava, atmosfer ve doğa bir harikaydı. Yüzlerce sporcu yarışıyordu. Bir çok çocuk da yarışma alanındaydı. Aileler yarışırken çocuklarını yarışma alanındaki kreşe bırakıyordu ve oradaki öğretmenler çeşitli oyunlarla çocukları oyalıyorlardı. Nitekim organizasyon çocuklar için bir orienteering parkuru de hazırlamıştı. İkizler bu sefer biraz daha bilinç kazanmış olduklarından ellerindeki çipleri doğru yerleştirip hedefleri hızlıca topladılar. Bu arada son sürat koşuyorlardı ve çok mutluydular. Farkında olmadan o kadar uzun bir mesafe ve süre koştular ki biz bile şaşırdık! Yorulmak bilmediler. Enerjilerini boşaltmalarına yardımcı olmuştuk. 

Pek çok araştırma spor yapan çocukların hafızalarının güçlendiğini, reflekslerinin daha hızlı olduğunu ve bu çocukların daha yaratıcı olduklarını göstermiştir. Ayrıca spor yapan çocukların derslerinde daha başarılı olduklarını, liderlik ve özgüven duygularının gelişmiş olduğu da bilinmektedir. Spor yapan bir çocuk, evde televizyon ve bilgisayar başında daha az zaman geçirmiş olur. Televizyon ve bilgisayar başında çok zaman geçiren çocuklar bir süre sonra, gerek hareketsizlikten gerekse fazla abur cubur atıştırmaktan kilo sorunu yaşamaya başlar. Spor yapan bir çocuğun ise, bedeni daha sağlıklı gelişir. Çünkü spor çocuğun kemik ve kas sisteminin düzgün gelişimine katkı sağlar. Bizim evde televizyon 3 yaşından sonra açıldı. Kuzey ve Deniz çoğu zaman televizyon seyretmek yerine ormana gitmeyi, parklarda gezmeyi, koşup oynamayı tercih ettiler. Haftasonları hemen hemen hiç evde oturmuyoruz. Istanbul’un neredeyse tüm belli başlı parklarını dolaştık. En son yaz sonunda bisikletlermiz oldu. Şimdi haftasonu yapacak bir spor aktivitemiz daha var.

Diğer ailelere tavsiyem, çocuklarına küçük yaşta sporu sevdirmeleridir. Örneğin çocuklarını yüzme, cimnastik, futbol, voleybol, basketbol gibi indoor spor faaliyetlerine veya ailece katılabilecekleri outdoor doğa sporlarına yönlendirebilirler. Her çocuğun ilgisini çeken bir spor aktivitesi mutlaka olacaktır. Çocuklar ailelerinden ne görürse onu uygular. Siz de sporla yaşarsanız sizi örnek alacaklardır.




Çocuklarımızı tüm gün boyu televizyon seyretmekten ve bilgisayar oyunlarından uzak tutmak, onların psikososyal ve zeka gelişimine katkıda bulunabilmek, çocuğunuzu sosyal yönden de geliştirmek ve yeni arkadaşlar edinmelerini sağlamak için spor, en ideal seçim ve çözümdür.

Herkese bol sporlu sağlıklı günler dilerim...

Pınar Başol





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün


29 Eylül 2013 Pazar

Çocuklarda disleksi nedir? Hassas Annemiz Nilüfer Özekinci derledi.

TÜM ÇOCUKLAR ÖZELDİR…

Sevgili anneler;
Biz anneyiz, bizim kendi çapımızda duygularımız, düşüncelerimiz, hislerimiz ve içgüdülerimiz vardır. Hep bu doğrultuda yaşamımızı sürdürürüz. Yalnız bazen her şeyin üst üste geldiği ve tahammül sınırlarımızın zorlandığı hissine kapılarak çocuklarımıza sert tepkiler gösterebiliriz. Onları anlamaya çalışmak yerine yargılayıp, şikayet ederiz. Aslında tam da o noktada atladığımız bir ayrıntı olabilir.

Çocuklarımızın kendi iç dünyaları…

Disleksi hastalığı nedir?

Disleksi (bir diğer adıyla,özgür öğrenme güçlüğü) doğumla birlikte başlar ve yaşam boyu devam eder. Okuma, yazma, konuşma, dinlenme, çözümleme, akıl yürütme gibi önemli güçlüklerle kendini gösteren bir öğrenme bozukluğudur.

Disleksinin türleri:


Disleksi doğuştan gelen gelişimsel ve travmaya bağlı disleksi olarak ikiye ayrılır. Doğuştan gelen disleksi doğum öncesi, doğum sırasında ve doğum sonrası komplikasyonlara bağlı olarak üçe ayrılır.

Doğum öncesi disleksiye, yetersiz ve dengesiz beslenme, gebelik sırasında geçirilen enfeksiyonlar ve bilinçsiz ilaç kullanımı etken olabilir. Uzun ve zor doğum plesenta anomalileri doğum sırasında oluşan disleksiye, doğumdan sonra bebeğin nefes almasındaki gecikme ve geçirdiği ateşli hastalıklar da doğum sonrası oluşan disleksi sebeplerindendir. Kalıtsal etmenlere bağlı olarak da disleksi ortaya çıkabilir

·YAZMA GÜÇLÜĞÜ (DİSGRAFİ) NEDİR?


· Bazı harf, rakam ve sözcükleri ters yazma


· b-d, m-n, d-t, g-ğ, g-y, s-ş, c-ç, p-b, d-p, h-n gibi ünsüz harfleri karıştırma


· ı-i, o-ö, u-ü, ü-ö gibi harfleri karıştırma


· yazarken harf atlama



MATEMATİK GÜÇLÜĞÜ (DİSKALKULİ) NEDİR?

· Matematik terimlerini, kavramları anlayamama

· Toplama, çıkarma, çarpma, bölme yaparken işlem sırasını takip etmede zorluk yaşama

· Toplama ve çıkarma işlemini karıştırma(toplama yaparken geriye sayma, çıkarma yaparken ileriye sayma)

· *Toplama ve çıkarma işlemini karıştırma (toplama yaparken geriye sayma,çıkarma yaparken ileriye sayma)

· Sayıları tanıyamama ve karıştırma(6-9, 3-8, 4-7 gibi)

· Gerekli sembolleri kullanma,

· Eldeli sayıları toplamayı unutma,

· Çarpım tablosunu öğrenmede sınıfın geneline oranla büyük ölçüde geri kalma,

· Problem çözümünde izlenecek işleme karar verememe,

· Problem çözerken işlem adımlarını atlama, karıştırma,

· Problem çözerken hemen ilk adımın cevap olduğunu düşünme, geri kalan işlemleri yapmadan soruyu cevaplama.

Biçiminde kendisini gösterir…


ÖZEL ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜNÜN(DİSLEKSİ, DİSGRAFİ, DİSKALKULİ)BELİRTİLERİ NELERDİR? 


0-6 YAŞ ARALIĞINDAKİ BELİRTİLERİ;

· Konuşmada gecikme,

· Kelimeleri yanlış söyleme,

· Kelimeleri bulmakta güçlük çekme,(örneğin; tencere demek istediğinde ‘yemek pişirilen şey’ diyebilir)

· İlgilenmediği aktivitelere karşı ilgisiz olma,
· Sayı sayarken sırasını karıştırma,

· Renk kavramlarını öğrenmekte zorluk çekme ve renkleri karıştırma,

· Kendinin ya da başkasının sağını solunu karıştırma,

· Kavramlardaki zıtlıkları öğrenmede sorun yaşama

· Benzerlikleri kolay fark edememe,

· Ellerden birinin baskınlaşmaması(sağlık-solaklığın olmaması)

· Yönergelere dikkat edememe

· Sözcüklerin harflerini değiştirmek,(portakala porkatal, makasa kamas gibi)

· Oyunlardan çabuk sıkılmak,

· Sanki aynadan yansırmış gibi şekilleri,harfleri ve sayıları ters çizmek,
· Boyama yerine karalama yapma veya taşırmadan boyama yapamama,

· Bisiklete binme gibi ardışık motor faaliyetleri yapamama,

· Çabuk sıkılıp yarım bırakma, genelde ayakkabı, tişört, eldiven gibi giysileri ters giyme


İLKOKUL DÖNEMİNDEKİ BELİRTİLERİ;

· Zekanın normal ya da normal üstü olması

· Okul başarısında gösterdiği performansın beklenenden düşük olması

· Okuma gerektirmeyen derslerde çok daha başarılıyken okuma gerektiren derslerde daha az başarı göstermesi

· Heceleyerek okuma

· Harfleri yazarken ve okurken karıştırabilme (ou-oö-uü-öü-pb-bd-sş gibi)

· Bazı heceleri ters okuma (el-le, eli-ile.. gibi)

· Yazarken kelimeleri ters yazma

· Okurken ve yazarken harf, hece atlama

· Kelimenin sonlarını uydurarak yuvarlayarak okuma
· Okurken noktalama işaretlerinde duraklamama

· Özellikle okumaya karşı isteksizlik

· Başkasının okuduğundan daha iyi anlama

· Yazarken noktalama işaretlerini atlama
· Okunmakta zorlanacak şekilde bozuk bir yazı ile yazma

· Tahtada yazılanları defterine geçirmekte zorlanma

· Ödev yaparken sık yardım isteme

· Sayıları tersten okuma (41-14...gibi)

· Bölme işlemine ters yönden başlama

· Kendine göre kısa metodlara başvurma
· Kafadan işlem yapmaya çalışma

· Günleri, ayları sırasıyla saymakta zorlanma

· Alfabeyi sayarken sırasını karıştırma

· Olay ya da öyküleri sıralamakta güçlük çekme

· Yolunu bulmakta zorlanma

· Jest ve mimikleri anlayıp yorumlamakta zorluk

· Yanlış yapmaktan korkma

· Mesafe tahminin yapamama, karıştırma

· Yıl, ay, gün gibi kavramları karıştırma (hangi gün, yıl, ay, mevsimde olduğumuzu bilmeme)


PEKİ, O ZAMAN NE YAPMALIYIZ? NASIL MÜDAHELE ETMELİYİZ?

Okuma bozukluğu çocuğun kendi tercihi değildir. Onun ruhsal dengesini fazlaca zedelemektedir. Tamamen yapısal nedenlere bağlı gelişen bu sorunu çocuğun tembelliği ya da ilgisizliği gibi algılamak ve bu yönde çocuğa baskı uygulamak ona en büyük haksızlıktır. Okuma bozukluğuna müdahalede ilk basamak yoğun sabır ve ilgiyle bu sorunun aşılabileceğini kabul etmektir. Okuma bozukluğunun ilaçla tedavi edilmesi mümkün değildir, tek tedavisi eğitimdir.


OKUMA BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARLA ADIM ADIM 2X25 DAKİKA 
PROGRAMI

o Sizin ve çocuğunuzun elinde çalışmanın yapılacağı metinin ya da kitabın aynısı bulunmalı

o İlk 25 dakika boyunca kitabı çocuğunuz okumalı ve siz takip etmelisiniz, yanlış okuduğu kelimelerde yumuşak bir ses tonu ile durdurup yanlış okuduğu kelimeyi tekrar ettirmelisiniz

o Sonraki 25 dakika çocuğunuzun hoşlanabileceği, motivasyonunu arttırıcı bir mola verip
o Moladan sonra tekrar bir 25 dakika daha sesli okuma çalışması yapmalısınız.
o Hafta bir kez de, çocuğunuzun 1 dakikada okuduğu kelime sayısını not etmelisiniz.


25 DAKİKALARIN SONUNDA ÇOCUĞUNUZUN GAYRETİNİ ONUN SEVDİĞİ, HOŞLANABİLECEĞİ BİR ŞEYLE ÖDÜLLENDİRMENİZ ONUN OKUMAYA KARŞI MOTİVASYONUNU ARTTIRACAKTIR!!!!


Okuma sürelerinin uzunluklarına dikkat edilmesi ve ödüllerin 25 dakikaların sonunda verilmesi bu süreci daha kolaylaştırmaktadır. Bu süreçte sert ve suçlayıcı tutumlardan kaçınılması, okumanın sevdirilip 25 dakikaların eğlenceli bir şekilde tamamlanması hem sizi hem de çocuğunuzu şevklendirecektir.
Disleksinin eğitimsel tedavisinde hemen sonuç almayı beklemek yanlıştır. Bu süreç hem çocuklar hem de aileler için oldukça zor ve sabır isteyen bir süreçtir. Bu sebeple, tedaviden etkili sonuç alabilmek için her gün düzenli olarak sesli okuma çalışması yapılmalıdır.

‘CANI İSTEYİNCE YAPIYOR’

Disleksili çocuğu olan aileler bu ifadeyi sıkça kullanırlar. Çünkü bu çocuklar/ gençler zekidirler ve bazı konularda çıkış noktaları bulabilirler, çözüme ulaşabilirler. Oysaki merkezi sinir sisteminin isleyiş bozukluğu olan öğrenme güçlüğü yasayan kişilerin canlarının istemesini beklemek ciddi bir zaman kaybı oluşturur. Bu sorunun altından kalkabilmek için etraflı bir çalışma gerekir.


DAHİYİM, DİSLEKSİLİYİM !


Disleksiyle ilgili yanlış kanıların en önemlilerinden biri de bu bozukluğun zekâ düzeyi yüksek olanlarda görülemeyeceğine ilişkin olanı. Oysa, disleksililer zekâ düzeyleri düşük olmadığı gibi özel yetenekli de olabiliyorlar. Çalışmalarını yıllar sonra bile hayranlıkla takip ettiğimiz Einstein, Leonardo Da Vinci, Walt Disney, Van Gogh, Tom Cruise, Robin Williams, Agatha Christie, Picasso, Edison’un disleksili olduğunu biliyor muydunuz?


Kaynaklar: Uzman klinik psikolog Çiğdem Köse ve İstanbul Terapi

Derleyen: Nilüfer Özekinci






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

27 Eylül 2013 Cuma

Konuk Yazar: Çocuğumla Evdeyim sayfasının sahibi çocuk gelişimi uzmanı Özge Selçuk Bozkurt hareketli çocuklarla aktivite yapmanın inceliklerini anlatıyor.

              Hareketli çocuklarla da aktivite yapmak mümkün!
Bir çok annenin dert yandığı bir konu; "çocuğum çok hareketli ve birlikte bir şey yapamıyoruz, koltuk tepelerinde koşmaktan, minderler üzerinde zıplamaktan başka birşey yapmıyor, masa başında faaliyet yapan çocuklara o kadar özeniyorum ki"...

Çocuğunuzla birlikte faaliyet yapmak isterken şunları göz önünde bulundurmanızda fayda var:


-
Çocuğunuz yapacağınız faaliyete uygun yaşta mı? Çocuğunuzun yaşına uygun olmayan bir etkinlik onun başarı sağlayamamasına ve hem onun hem de sizin hayal kırıklığına uğramanızla sonuçlanabilir.

- Çocuğunuz yapacağınız faaliyete uygun beceri düzeyinde mi? Makas tutma becerisini kazanamamış bir çocuk için makasla kesmeli bir etkinlik zorlayıcı olacaktır.

- Çocuğunuzun dikkat süresi yapacağınız faaliyet için yeterli düzeyde mi? Çocuğunuz faaliyetten sıkıldığı anda faaliyeti uzatmak hem sizi hem de onu zorlar. Bu yüzden yaşına uygun süreli etkinlikleri seçmekte fayda vardır. Küçük çocukların dikkat süreleri kısa olduğundan 10 dakikayı geçmeyen hemen sonucunu görebilecekleri kısa süreli etkinlikler tercih edilmelidir.

- Yapacağınız faaliyet çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçlarına cevap verecek düzeyde mi? Hayvanlara ilgisi olan bir çocuk için hayvan etkinlikleri yaparak işe başlamak masabaşı etkinliklerine geçişte etkili olabilir.

- Yapacağınız faaliyet için çocuğunuzun temel ihtiyaçları karşılanmış mı? Etkinliklere çocuğunuzun tuvaletini yapmış, karnı tok, ağrı-sızısı olmadığı keyifli bir zamanda başlamak,  ve çocuğunuz için tüm "olumsuzluklardan sıyrılıp" aktiviteye hazır hale gelmiş olması için önemlidir.

- Çocuğunuz sizinle gerçekten faaliyet yapmak istiyor mu? Çocuğunuz yaşıtları ile mi kendinden küçüklerle mi, anne ya da babayla mı etkinlik yapmaktan keyif almakta? Kiminle oynamaktan zevk alıyorsa etkinliğe onunla başlamak, çocuğunuzun motivasyonu ve etkinliğin devamı açısından önemli olabilmektedir.

İşte bu maddeleri göz önünde bulundurmanız çocuğunuzla faaliyet yapabilmeniz için önemlidir. Önce çocuğumuzu iyi tanımalı, onun gelişimini iyi gözlemlemeliyiz. 


Eğer masa başında faaliyet yapmak istemiyorsa zorlamayın, sizi hoşlanmadığınız bir işi "oyun" diye yapmaya zorlasalar siz de isyan edersiniz bir yerde. Amaç birlikte güzel vakit geçirmekse, masa başında olmadan da birlikte verimli olarak zamanımızı paylaşabilirsiniz! Bu aktivitelerde ortaya çıkan üründen çok birlikte geçirilen mutlu anların olması değil midir amaç?

-Hareketli Çocuklarla Yapılabilecek Birkaç Aktivite Örneği:

Harketli çocuklar yaptıkları/yapacakları aktivitelerde geniş alanları kullanırlar. Sınırlandırılmayı sevmezler. Onları sınırlamak, ya asi olup sizi dinlememesine , ya da agresif bir yapıya sahip olmasına neden olacaktır. Biz de enerjilerini onların zevk alacağı ancak bizim de kontrolünüzde olacağı şekilde kullanmalarını sağlamamız gerekmekte. İşte bunun için size bir kaç aktivite örneği :

 


- Koli Bandından Örümcek Ağı Oturma odanızın kapı çerçevesine örümcek ağı şeklinde yapıştıracağınız koli bantlarına kağıttan yaptığınız topları ya da pinpon toplarını atmaca oynayabilirsiniz. İsterseniz her aile üyesi aynı sayıda fakat farklı renkte kağıt toplarını sıra ile kapıdaki bantlara atsın! Bakalım kim en çok topu banda yapıştırabilecek?

- Lazerli Yol Çocuğunuz, koridorunuzun duvarlarına uçlarından karşılıklı yapıştıracağınız iplerin kiminin altından kiminin üzerinden geçerek " lazerlere" değmeden parkuru tamamlasın! Bu aktiviteyi çocuğunuzun boyuna uygun olarak yapmanız için küçük çocuklarda üzerinden atlamak için yaklaşık 10cm yükseklikten ve altından geçmek için yaklaşık 50-70cm yüksekliklerden karşılıklı ipleri gererek duvara yapıştırın.

- Boyalı Tekerler Yere sereceğiniz büyük boy ambalaj kağıtlarının ya da büyük boy kartonların bir köşesine renkli parmak boyası sürün. Çocuğunuz üzerinde arabaları kullandıkça kağıda rengarenk tekerlek izleri çıkacaktır. (Bu aktivite için banyonuz müsaitse orayı da kullanabilirsiniz)

- Taşlı Dere Bu aktivitemizde koridorunuz dere; renkli kağıtlar da taş olacak. Yere koli bantları ile yapıştıracağınız renkli kağıtların üzerlerine basarak oturma odasından-mutfağa bir yolculuk yapabilir. Kağıtları isterseniz çocuğunuzun ayak izinden kesebilirsiniz ( yaşı ve beceri düzeyi uygun ise kendi de kesebilir). Yere yapıştırırken de kimi kağıtları yakın, kimilerini de uzak (çocuğunuzun adımlayabileceği uzaklıkta) yapıştırmalısınız.


                     

- Ay Kumu 8 ölçü un ve bir ölçü bebe yağı ile yapılan "yapay kum" etkinliğidir. (İsterseniz sadece irmik de kullanabilirsiniz. ) Çocuğunuza leğende vereceğiniz aykumunu kaplara doldurup boşaltır ve de kalıplarını çıkartabilir.

- Ev yapımı Oyun Hamuru Evde oyun hamuru yapabilirsiniz. Çocukların çok sevdiği ve de el parmak kaslarının tasarım gücünün geliştirildiği eğlenceli bir aktivitedir. Bu aktivite de +3 yaş bir etkinliktir. Ancak gözetiminizde olduğu sürece 18.aydan itibaren oyun hamurları ile çalışabilirsiniz. Büyük çocuklarla çalışırken, hamurunuzu oralet/ granül kahve ile de renklendirebilir, hoş kokulu olmasını sağlayabilirsiniz. Küçük çocuklarda hoş koku "yeme" isteği uyandırabileceğinden tavsiye edilmez.

   


Malzemeler: - 2 ölçü un - 1ölçü su ve yağ karışımı - 1ölçü tuz -parmak boyası ya da kürdan ucu ile gıda boyası (aktarlarda bulabilirsiniz) Önce tuzu, ılık suda iyice eritin sonra unu katın. Hamurunuz ele yapışmayacak kıvama gelince oynamaya hazırdır! Bu hamuru , kilitli poşetlere koyup 2-3 gün saklayabilirsiniz. (Eğer yaptığınız objeleri kurutup saklamak istiyorsanız, 1 ölçü daha un ve yarım ölçü kağıt tutkalı ekleyebilirsiniz. ) isterseniz boncuk yapıp ortasını iğne ile delip kurumaya bırakabilirsiniz..

İyi Eğlenceler!
Özge Selçuk Bozkurt


https://www.facebook.com/CocugumlaEvdeyim
 




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Ana Sayfaya Dönün

13 Ağustos 2013 Salı

Hassas Annelerimizden: Hamile, lohusa, bebek ve batıl İnançlar- Hassas Annemiz Merve Çelik yazdı

Bu yazıdaki amaç, anne ve bebeğin sağlığını ve psikolojik gelişimini boş takıntılarla riske atmamaktır. Yıllar içinde duyduğum batıl inançları ve bilgileri bir sağlıkçı olarak size aktarmaya çalışacağım.

Bebek ve Batıl İnançlar

En tehlikelileri:

-Bebek doğduktan sonra üç ezan okununcaya kadar emzirilmez. Bunun yenidoğan üzerinde etkisi çok büyük. Anneyi en kısa sürede emmediği
takdirde hem bilüribini yükselecek hem kan şekeri düşecek ve emzirmek isteseniz bile bebeğiniz halsiz olduğu için ememeyecektir.

-Bebeğin ilk banyosu tuzlama şeklinde olmazsa bebek hep kokar. Daha yeni doğmuş elinize almaya kıyamadığınız bebeğiniz tuzlanarak acı çekmeyi haketmiyor ki bu yöntem deri yanığına sebep verebilir. Tabii bebeğiniz balık değilse.

-Yenidoğana altın takılırsa ya da sarı örtü örtülürse sarılık olmaz. Yine çok anlamsız bir düşünce,hassas annelerinde bildiği gibi sarılık bebeğinizin yeterli beslenemediği için kanında bilüribin denilen maddenin yükselmesiyle derisinin sararmasıdır. Sarı örtü de bu işe girince bebeğin sarardığı anlaşılamıyabilir ve bebek yetmezliğe sürüklenir. Kötü sonuçlanabilir.-Hamileyken portakala dokunulursa bebeğin yüzü portakal gibi olur.

-İlk süt bebeğe verilmez, kirli olduğuna inanılır. Oysa ki ilk damlalar (kolostrum) dünyanın en değerli sütüdür, bebeğinizin ilk aşıdır ve en önemli aşısıdır.

-Bebeğe nazar değmesin diye nazar boncuğu takılır. İslamda nazar diye birşey var ancak korunmak için boncuk takmak diye bir şey yok ki bu boncuklar mısırlılara dayanıyor.Bu takılan boncukları bir şekilde ağzına atıp boğulan, sakat kalan hatta ölen bebekler var.
-Yenidoğanın kafası sıkılır, bağlanır; bıngıldağı kapansın diye. Bu durum zaten normal ve bıngıldağı sıkıldığında bebeğin beynine zarar verme ihtimali var. bıngıldağın olma amacı bir çarpma anında beynin zarar görmesini engellemek ve büyüyen beyine uygun ortamı sağlamaktır.

-Bebek sıkı sıkı kundaklanır. Kalça çıkığı olmasın, vücudunu dik tutabilsin diye. Bu durumda bebeğin kemik gelişimini engelleyebilir, kalça çıkığı olan bebeklerde de kalıcı kalça çıkığını oluşturabilir. Doğru yapışan kundaklama bebeğe zarar vermez hatta iyi bile gelebilir ama fazla sıkı yapılan kundak bebeğe zarar verebilir.

Bunlara da inanılıyor:

-7 aylık doğan bebek yaşar, 8 aylık doğan bebek yaşamaz. Eşim 8 aylık doğmuş ve yaşıyor. (Hassas Anne not: benim kızlar da 8 aylık)

-Bebeğin göbek bağı hangi mesleğe mensup olması isteniyorsa onunla ilgili mekana bırakılır. Örneğin öğretmen; okul bahçesine bırakılır. 
Benim göbek bağım cami bahçesine gömülmüş ben bir sağlıkçıyım.

-Bebeğin yattığı odada insan dışkısı olursa, başucuna çörek otu koyulursa bebek üç harflilerden korunur.

-Bebeğin beşiği altına türbeden gelen toprak koyulursa bebeği cadı boğmaz.


-Bebeğin kırkı çıkmadan tırnakları kesilirse, arsız ya da hırsız olur.

-Yenidoğan bayram günü dişi eşeğe ters bindirilip gezdirilirse ömrü mutlu geçer.


-Yenidoğanın yanında el işi yapılırsa göbeği düşmez. Düşmeyen göbek yoktur.

-Bebeğin ayakları cuma günü cami kapısına bağlanıp, cuma namazından sonra çözülürse hasta olmaz. Tüm bebekler hasta olur ve bu normaldir.

-Erkek bebek sünnet olurken anne oklava çevirirse ağrısız sünnet olur.

-Ayakları altından öpülen bebek talihsiz olur. Bebeğinin ayaklarını öpmeyen anne var mı?

-Sünnetsiz ölen bebeğin parmağı kırılmalıymış.


-Boyu ölçülen bebeğin ömrü kısa olur.

-Bebeğin yüzünde çıkan sivilcelere denizden çıkan biri eliyle sıvazlama yapsa sivilceler geçer. Bu sivilcelerin olması gayet normal ter ve yağ bezleri tıkanabilir ve bir ay içinde kendiliğinden geçer.


-Önceki çocukları kız olan aileler bebeklerinin isimlerini Songül, Sonnur, Yeter, Döne gibi adlar koyarlar ki artık kız olmayacağına inanırlar. Yeniden kız olduğunda ise bu isim Kısmet olur. Çocuğu yaşamayanlar ise Dursun koyarlar ki bu da çocuklarının yaşayacağına inandıklarından.

Hamile ve Batıl İnançlar

-Doğum sırasında bebeği ters gelen anne baş aşağı sallanır bebeğin döneceğine inanılır. Anne ve bebek için çok tehlikeli hareketlerdir.

-Hamile tilkiye bakarsa bebeği sinsi olur.

-Hamilede genellikle son aylarda görülen mide yanmalarının sebebi bebeğin saçlı olacağına işarettir. Mide yanması ve bebeğin saçlanmasının hiç
alakası yoktur. Bebek büyüdükçe mide sıkışır bu da beslenme sonrası midede yanma oluşmasına sebep olur. Ayrıca bebek midede değil rahimdedir.

-Hamile kadın hangi hayvanlara bakarsa bebeği ona benzer. Benim de iki tavşanım vardı herkes başımın etini yedi ver şunları bebeğin tavşan dudak
olacak dediler. Minik oğlum maşallah çok sağlıklı.


-Hamile kadın çalarak aldığı bir şeyi elleyip elini vücuduna sürerse bu yediği şeyin bebeğin vücudunda bir iz olmasına sebep olur.
-Hamile kadın saç kestirmez. Bu ölüm demektir. Benim saçlarım yandı bize ne olacak acaba...

-Gebeliğin erken döneminde bulantı-kusması olan kadın kız bebek doğurur. Bu durum genellikle böyle bunun sebebi de salgılanan hormonlardır.
-Gebe bebeği ilk kıpırdadığında kime bakarsa bebeği ona benzer. Baskın gen çekinik gen dizilimine göre bebeğin bazı bölgeleri anne bazı bölgeleri babaya benzer. Hatta atalarına bile benzeyebilir.

-Hamile kimi daha çok severse bebek sevdiği kişiye benzer.

-Kadın kocasını çok seviyorsa bebek erkek olur. Bebeğin cinsiyetini babadan gelen kromozomlar belirler.

-Hamile kadının karnı sivri olursa bebeğin erkek, yuvarlak olursa kız olduğuna inanılır.

Lohusa ve Batıl İnançlar

-Lohusanın mezarı kırk gün açık kalır. Bunu söylemelerinin nedeni eskiden sağlıksız şartlarda annenin doğum yapmasıyla alakalı. Bahsedilen konu da 
lohusa humması. Günümüzde şartlar iyileştirildi ancak yine tıbben bu kırk gün önem arz etmekte.

-Lohusa yatağına makas koyulursa, lohusa kırmızı taç takarsa, al basmasından korunur. Yine bahsedilen konu lohusa hummasıdır. Taçla alakası yoktur.
-Lohusa ve bebek kırk gün yalnız bırakılmaz.Bebeğin görülmeyen varlıklar tarafından çalınacağına inanılır.

-Aynı gün doğum yapan kadınlar karşılaşırsa kırkları karışır.


-Anne eve gelen misafirine giderken güle güle derse sütü de onlarla gider.

-Doğumdan sonra kırkıncı günde kırk taş kırk çöp bebeğe ve kırk taş kırk çöp anneye toplanır. Bunlar duş alacakları suya atılır ve bu suyla yıkanırlar.


Görüldüğü üzere tüm bu hurafeler öğrenme psikolojisi üzerine oynanmış oyunlardır. Bu yazıyı okuduktan sonra tekrar düşünün. Bebeğinize ve kendinize ne amaçla ne yapıyorsunuz? Eğer yapmazsanız ne kaybedersiniz? 
Tabii ki hiçbir şey! 
Hatta tıbba da güvenmeyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken araştırmak. Birisi size bir şey dedi diye bunu ne kendi ne de bebeğiniz üzerinde yapılan bir deneye dönüştürmeyin.

Merve Çelik  (Pozitif Ol)






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler