13 Ağustos 2013 Salı

Hassas Annelerimizden: Hamile, lohusa, bebek ve batıl İnançlar- Hassas Annemiz Merve Çelik yazdı

Bu yazıdaki amaç, anne ve bebeğin sağlığını ve psikolojik gelişimini boş takıntılarla riske atmamaktır. Yıllar içinde duyduğum batıl inançları ve bilgileri bir sağlıkçı olarak size aktarmaya çalışacağım.

Bebek ve Batıl İnançlar

En tehlikelileri:

-Bebek doğduktan sonra üç ezan okununcaya kadar emzirilmez. Bunun yenidoğan üzerinde etkisi çok büyük. Anneyi en kısa sürede emmediği
takdirde hem bilüribini yükselecek hem kan şekeri düşecek ve emzirmek isteseniz bile bebeğiniz halsiz olduğu için ememeyecektir.

-Bebeğin ilk banyosu tuzlama şeklinde olmazsa bebek hep kokar. Daha yeni doğmuş elinize almaya kıyamadığınız bebeğiniz tuzlanarak acı çekmeyi haketmiyor ki bu yöntem deri yanığına sebep verebilir. Tabii bebeğiniz balık değilse.

-Yenidoğana altın takılırsa ya da sarı örtü örtülürse sarılık olmaz. Yine çok anlamsız bir düşünce,hassas annelerinde bildiği gibi sarılık bebeğinizin yeterli beslenemediği için kanında bilüribin denilen maddenin yükselmesiyle derisinin sararmasıdır. Sarı örtü de bu işe girince bebeğin sarardığı anlaşılamıyabilir ve bebek yetmezliğe sürüklenir. Kötü sonuçlanabilir.-Hamileyken portakala dokunulursa bebeğin yüzü portakal gibi olur.

-İlk süt bebeğe verilmez, kirli olduğuna inanılır. Oysa ki ilk damlalar (kolostrum) dünyanın en değerli sütüdür, bebeğinizin ilk aşıdır ve en önemli aşısıdır.

-Bebeğe nazar değmesin diye nazar boncuğu takılır. İslamda nazar diye birşey var ancak korunmak için boncuk takmak diye bir şey yok ki bu boncuklar mısırlılara dayanıyor.Bu takılan boncukları bir şekilde ağzına atıp boğulan, sakat kalan hatta ölen bebekler var.
-Yenidoğanın kafası sıkılır, bağlanır; bıngıldağı kapansın diye. Bu durum zaten normal ve bıngıldağı sıkıldığında bebeğin beynine zarar verme ihtimali var. bıngıldağın olma amacı bir çarpma anında beynin zarar görmesini engellemek ve büyüyen beyine uygun ortamı sağlamaktır.

-Bebek sıkı sıkı kundaklanır. Kalça çıkığı olmasın, vücudunu dik tutabilsin diye. Bu durumda bebeğin kemik gelişimini engelleyebilir, kalça çıkığı olan bebeklerde de kalıcı kalça çıkığını oluşturabilir. Doğru yapışan kundaklama bebeğe zarar vermez hatta iyi bile gelebilir ama fazla sıkı yapılan kundak bebeğe zarar verebilir.

Bunlara da inanılıyor:

-7 aylık doğan bebek yaşar, 8 aylık doğan bebek yaşamaz. Eşim 8 aylık doğmuş ve yaşıyor. (Hassas Anne not: benim kızlar da 8 aylık)

-Bebeğin göbek bağı hangi mesleğe mensup olması isteniyorsa onunla ilgili mekana bırakılır. Örneğin öğretmen; okul bahçesine bırakılır. 
Benim göbek bağım cami bahçesine gömülmüş ben bir sağlıkçıyım.

-Bebeğin yattığı odada insan dışkısı olursa, başucuna çörek otu koyulursa bebek üç harflilerden korunur.

-Bebeğin beşiği altına türbeden gelen toprak koyulursa bebeği cadı boğmaz.


-Bebeğin kırkı çıkmadan tırnakları kesilirse, arsız ya da hırsız olur.

-Yenidoğan bayram günü dişi eşeğe ters bindirilip gezdirilirse ömrü mutlu geçer.


-Yenidoğanın yanında el işi yapılırsa göbeği düşmez. Düşmeyen göbek yoktur.

-Bebeğin ayakları cuma günü cami kapısına bağlanıp, cuma namazından sonra çözülürse hasta olmaz. Tüm bebekler hasta olur ve bu normaldir.

-Erkek bebek sünnet olurken anne oklava çevirirse ağrısız sünnet olur.

-Ayakları altından öpülen bebek talihsiz olur. Bebeğinin ayaklarını öpmeyen anne var mı?

-Sünnetsiz ölen bebeğin parmağı kırılmalıymış.


-Boyu ölçülen bebeğin ömrü kısa olur.

-Bebeğin yüzünde çıkan sivilcelere denizden çıkan biri eliyle sıvazlama yapsa sivilceler geçer. Bu sivilcelerin olması gayet normal ter ve yağ bezleri tıkanabilir ve bir ay içinde kendiliğinden geçer.


-Önceki çocukları kız olan aileler bebeklerinin isimlerini Songül, Sonnur, Yeter, Döne gibi adlar koyarlar ki artık kız olmayacağına inanırlar. Yeniden kız olduğunda ise bu isim Kısmet olur. Çocuğu yaşamayanlar ise Dursun koyarlar ki bu da çocuklarının yaşayacağına inandıklarından.

Hamile ve Batıl İnançlar

-Doğum sırasında bebeği ters gelen anne baş aşağı sallanır bebeğin döneceğine inanılır. Anne ve bebek için çok tehlikeli hareketlerdir.

-Hamile tilkiye bakarsa bebeği sinsi olur.

-Hamilede genellikle son aylarda görülen mide yanmalarının sebebi bebeğin saçlı olacağına işarettir. Mide yanması ve bebeğin saçlanmasının hiç
alakası yoktur. Bebek büyüdükçe mide sıkışır bu da beslenme sonrası midede yanma oluşmasına sebep olur. Ayrıca bebek midede değil rahimdedir.

-Hamile kadın hangi hayvanlara bakarsa bebeği ona benzer. Benim de iki tavşanım vardı herkes başımın etini yedi ver şunları bebeğin tavşan dudak
olacak dediler. Minik oğlum maşallah çok sağlıklı.


-Hamile kadın çalarak aldığı bir şeyi elleyip elini vücuduna sürerse bu yediği şeyin bebeğin vücudunda bir iz olmasına sebep olur.
-Hamile kadın saç kestirmez. Bu ölüm demektir. Benim saçlarım yandı bize ne olacak acaba...

-Gebeliğin erken döneminde bulantı-kusması olan kadın kız bebek doğurur. Bu durum genellikle böyle bunun sebebi de salgılanan hormonlardır.
-Gebe bebeği ilk kıpırdadığında kime bakarsa bebeği ona benzer. Baskın gen çekinik gen dizilimine göre bebeğin bazı bölgeleri anne bazı bölgeleri babaya benzer. Hatta atalarına bile benzeyebilir.

-Hamile kimi daha çok severse bebek sevdiği kişiye benzer.

-Kadın kocasını çok seviyorsa bebek erkek olur. Bebeğin cinsiyetini babadan gelen kromozomlar belirler.

-Hamile kadının karnı sivri olursa bebeğin erkek, yuvarlak olursa kız olduğuna inanılır.

Lohusa ve Batıl İnançlar

-Lohusanın mezarı kırk gün açık kalır. Bunu söylemelerinin nedeni eskiden sağlıksız şartlarda annenin doğum yapmasıyla alakalı. Bahsedilen konu da 
lohusa humması. Günümüzde şartlar iyileştirildi ancak yine tıbben bu kırk gün önem arz etmekte.

-Lohusa yatağına makas koyulursa, lohusa kırmızı taç takarsa, al basmasından korunur. Yine bahsedilen konu lohusa hummasıdır. Taçla alakası yoktur.
-Lohusa ve bebek kırk gün yalnız bırakılmaz.Bebeğin görülmeyen varlıklar tarafından çalınacağına inanılır.

-Aynı gün doğum yapan kadınlar karşılaşırsa kırkları karışır.


-Anne eve gelen misafirine giderken güle güle derse sütü de onlarla gider.

-Doğumdan sonra kırkıncı günde kırk taş kırk çöp bebeğe ve kırk taş kırk çöp anneye toplanır. Bunlar duş alacakları suya atılır ve bu suyla yıkanırlar.


Görüldüğü üzere tüm bu hurafeler öğrenme psikolojisi üzerine oynanmış oyunlardır. Bu yazıyı okuduktan sonra tekrar düşünün. Bebeğinize ve kendinize ne amaçla ne yapıyorsunuz? Eğer yapmazsanız ne kaybedersiniz? 
Tabii ki hiçbir şey! 
Hatta tıbba da güvenmeyebilirsiniz. Tek yapmanız gereken araştırmak. Birisi size bir şey dedi diye bunu ne kendi ne de bebeğiniz üzerinde yapılan bir deneye dönüştürmeyin.

Merve Çelik  (Pozitif Ol)






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Hassas Annelerimizden: Anneyim ben... Arzu Şahin Yazıcı anneliği yazıyor

Anneyim ben...

Kendimce doğrularım da var, yanlışlarım da. Üzüntülerim de var, sevinçlerim de. Ama en önemlisi, yetiştirmek ve büyütmek zorunda olduğum iki tane oğlum var benim... Evet belki önceleri bir şeyleri umursamadan es geçebilirdim ama artık istesem de bunu yapamam.

Anneyim ben...

Anneliğin ne olduğunu nasıl bir şey olduğunu bilemezdim bebeklerim olmadan. Onlar uyumadığında, onların yerine uykusuz kalmayı, yemediklerinde onların yerine aç kalmayı, hastalandıklarında onlardan çok hastalanmayı bilemezdim onlar olmadan. Evet büyütüyorum, yeri geldiğinde çok sinirleniyorum kendimi paralıyorum ama her şeye rağmen nasıl bir duygudur ki 5 dakikadan fazla sürmüyor kızgınlığım, kırgınlığım, ya da her neyse... Onlarsız dünyamın ne kadar sönük olduğunu uyuduklarında anlıyorum.


Anneyim ben...

Onların acısı bana kat kat daha fazla yansıyor. Canları yandığında benim bütün hücrelerim sızlıyor, sevindiklerinde onlardan daha çok seviniyorum. Nasıl bir duygudur bu? Nasıl bir sevgidir Allahım? Bizleri birbirimizden hiç ayırma. Sen doğru yolu göster evlatlarımıza. İçimizi acıtacak kötülüklerden uzak tut bizi...


Anneyim ben...

Dedim ya sadece Anne.....

Arzu Şahin Yazıcı







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

11 Ağustos 2013 Pazar

Kış için cam kavanozlara domates sosu hazırlamak



Bugün size kendi yöntemlerimle kış için nasıl domates sosu hazırlanır anlatmaya çalışacağım. 4 yıldır bunu yapıyorum ve nasıl yapılacağını pazardaki sebzecimden ve orada sohbet ettiğim tecrübeli teyzelerden öğrendim. Sosum hiç bozulmadı ve lezzeti de dillere destandır. Kışın yani mevsimi değilken domates almıyoruz ve çocuklarımıza yedirmiyoruz biliyorsunuz. Ama domatesin yemeklere kattığı lezzeti ve vitaminleri de özlüyoruz. Bu yaptığımız domates sosundan her yemeğe 1-2 bardak koyarsanız hem lezzet katıyor hem de çok pratik oluyor. Kızartmaların ve makarnanın üstüne de harika bir sos oluyor. Fırında pişen sebzeli tavuk, karnıyarık gibi yemeklere de katıyorum.

 Bu işlemi yapmak için bence en uygun zaman Ağustos ayı. Eylül'de de yapabilirsiniz ama gecikirseniz domatesi pahalıya almak zorunda kalabilirsiniz. En iyisi domatescinizle konuşup ona domates sosu yapacağınızı söylemek ve size onun en uygun zamanı bildirmesini istemek. Sebze meyve aldığınız kimselerle böyle iletişimde olmak evinize her zaman güzel ürünler götüreceğinizi garantiler. Bu nedenle pazarda sebze meyve alırken güvendiğiniz bir yer bulun ve oranın satıcısıyla sebzeler hakkında konuşun. Sizi tanırsa daha iyi ürünler verir. Aslında pazardaki insanlara tek söylediğiniz "...nın kilosu ne kadar?" olmayıp onlarla gerçekten konuşunca onlardan çok şeyler öğreniyorsunuz tavsiye ederim. 




Pazardan veya züccaciyeciden 30-35 tane 1 kiloluk cam konserve ve kapak tanesi 1 liradan alınır. Çok alırsanız pazarlık edin 10 tane ekstra kapak alın:) Cam kavanozları kırmazsanız aynı işlem için ömür boyunca kullanabilirsiniz. Ben aynı cam kavanozları turşu yapmak ve yoğurt mayalamak için de kullanıyorum. Her sene yeni kapak alacaksınız. Bu kapaklar konserve yapmak için sadece 1 kere kullanılır. Daha sonra başka amaçlar için kullanabilirsiniz ama seneye bu konserve işlemini yapmak için 6-7 tanesi 1 TL den yeni kapaklar alacaksınız. Bunları iyice yıkayın. Kapakları kaynatın ve kaynar suyun içinde beklesinler.



Ben domates sosunu Çanakkale domatesinden yapıyorum. Biraz daha pahalı oluyor ama bence lezzet farkı için değer. Ağustos'ta alırsanız kilosunu 1,5-2 TL ye bulabilirsiniz. Çok alacağınız için pazarlık edin kasayla alın. Bazı hanımlar kilosu 0.75-1 TL olan küçük yassı domatesleri tercih ediyorlar ucuz olduğu için onunla da olabilir. Tabii ki en güzeli bu sosu da yüzde yüz organik domatesten yapmak ama her evin bütçesi buna uygun olmayabilir. 


20-50 kilo domatesi alın. Bence bu işlemi iki haftada yapın. Pazardan alacaksanız bir hafta yarısını alın yapın, bir sonraki hafta da diğer yarısını. Aksi halde benim gibi 50 kilo birden yaparsanız çok yorucu oluyor ama bazen insan uygun fiyata güzel domates bulunca hepsini alıyor. Biz 5 kişilik bir aile olduğumuz ve domatesi çok sevdiğimiz için 50 kilo ancak yetiyor 9 ay boyunca. Siz mesela 1 çocuklu bir aileyseniz 25 kilo da yetebilir. Domatesleri iyice yıkayın ve 4-5 dakika sirkeli suda bekletin. İyice durulayın. 





Domatesleri dörde böldüm. Ben domateslerin kabuklarını soymuyorum. Rondodan geçirdiğim için rahatsız etmiyor yemekte ve kabuğunda da faydalı vitaminler olduğunu düşünüyorum.





Domatesleri önce rondoda çekiyoruz sonra tencereye koyup el robotuyla tekrar çekiyoruz




















Altını orta ateşte açın. Kaynayınca yüzeye çıkan köpüklerini alın atın. 5-6 dakika kaynasın. Altını kapatın her bir büyük tencerenin içine 2 kaşık tuz yarım bardak zeytinyağı koyun. Tabii sonra kullanırken yemeğe tuz ve yağ atmayacaksınız unutmayın. İçinde tuz olduğu için bu sos ve bu sosun kullanıldığı yemekler 1 yaşından küçük çocuklara verilmemelidir.


Domates sosunu elinizi yakmamaya dikkat ederek kaynar kaynar kavanozlara doldurun. Tamamı dolsun. Hiç boşluk kalmaması çok önemli yoksa bozulabilir. Kavanozun ağzının kenarını da temiz bir tülbentle veya kağıt havluyla silin. Elinize fırın eldiveni takın. Kaynamış kapakları maşayla alıp içine elinizi değdirmeden sıkıca kapatın. Hemen ters çevirin. Çok sıcak oluyor aman elinizi yakmayın. 1 gün hareket etmeden ters çevrilmiş olarak beklesin. Kapakların içinde bir madde oluyormuş bununla ilgili kaygılarınız varsa ters çevirmeyin. Öyle de bozulmadığını söylüyorlar. Ben bazılarını ters çevirmedim su dolu tencereye alıp 5 dakika daha kaynattım. Bakalım bozulmazlarsa seneye hepsini öyle yaparım. 

Düz çevirip karanlık bir dolaba veya odaya kaldırın. Buzdolabına koymaya gerek yok. Ben tam 4 senedir 50 kilo domatesten yaklaşık 31 kilo domates sosu yapıyorum. Bu yöntemle bir tanesi bile bozulmadı ve inanılmaz lezzetliydiler. Kapağı açıldıktan sonra buzdolabında saklayın. Onu da 1 haftada tüketin. Çok güzel bir hediye de oluyor elinden böyle şeyler gelmeyenlere aklınızda olsun. Ben birinin evine davetli isem çoğu zaman bunu götürüyorum ve çok makbule geçiyor. Afiyet olsun.




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler




Meme kanserinin belirtileri


Meme Kanserinin belirtileri çok etkili bir görselle anlatılmış. Bu belirtilerden biri veya birkaçı sizde varsa lütfen hemen doktorunuza danışın. 

Biliyorsunuz erken teşhis hayat kurtarır. Bir anneyi bile kurtarsak ne mutlu bize...




Kaynak: Kanserle Dans Sayfası https://www.facebook.com/photo.php?fbid=449175075190434&set=a.278064592301484.61560.233987260042551&type=1&theater

www.worldwidebreastcancer.com






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

9 Ağustos 2013 Cuma

Havran'daki Kocadağ At Çiftliği




Bugün ailecek Havran ilçesindeki Kocadağ at Çiftliği'nde bayram kahvaltısı yaptık. Kayınvalidemler zaten 12 ay Akçay'da yaşıyorlar ve buranın kahvaltısını çok seviyorlarmış. Yöreye gelecekler için çocukların at binebileceği ve muhteşem bir serpme kahvaltı sunan çocuk dostu bir mekan olduğu için burasıyla ilgili bir yazı yazmak istedim. Çocukların değişik aktiviteler yapabileceği mekanlar hoşuma gidiyor. 



Öncelikle mekanı biraz anlatayım. Burası püfür püfür esen Kaz Dağlarının Havran bölümünde Kocadağ Köyü'nde kurulmuş bir at çiftliği. Çiftlikte 18 tane at var. Atların yürüdüğü büyük bir manej, çocuklar için oyun alanı ve bir kahvaltı bahçesi var çiftlikte. Atlarla çiftliğin dışına çıkıp Kaz Dağlarında dolaşma imkanınız da olabilir. 




Burası doğal ürünlerle yapılmış kahvaltısıyla meşhur. Serpme kahvaltı 17,5 TL. 7-8 yaşına kadar çocuklardan ücret almıyorlar. Kahvaltıda bir kuş sütü eksikti diyebilirim. Resimde de görebilirsiniz. Ürünler de çok taze ve lezzzetliydi. Bence böyle bir kahvaltı için çok uygundu fiyatlar. Mantı veya köfte de alabilirsiniz. Onlar da 10 TL. En önemlisi de servis hızlıydı ve çalışanların yüzü gülüyordu. 

Burada profesyonel binicilik eğitimi de veriliyor. Çocuklar da 20 TL vererek 15 dakika at binebiliyorlar. Atlarla ilgilenen insanlar çok canayakın ve çocukseverdiler. Kar kaygısı taşımadıkları her hallerinden belliydi. 






Esin ve Sevinç zaten İstanbul'da da sık sık ata bindikleri için hemen ata binmek istediler ve bindiler. Kızların gittikçe daha güzel ata bindiklerini, oturma kalkama ve denge hareketlerini daha güzel yapabildiklerini görmek beni çok sevindirdi. Kızlar atlara şeker vermekten de çok keyif aldılar. Böyle değişik deneyimler onların gelişimi için çok faydalı. 








Kaz dağlarının havası çok başka. İçimiz açıldı ve harika hava bizi çok mutlu etti. Umarım kaz dağlarının hiçbir yeri satılmaz ve buralar cennet gibi kalır. 



İletişim:
Kocadağ köyü- Havran- Balıkesir. Edremit-Balıkesir yolunda Havran'ı geçtikten sonra yolun sağında Petrol Ofisi istasyonunu geçince Kocadağ köyü sapağından dönünce yolu takip edin çiftliğe varacaksınız
0 266 432 18 00






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Annenin ciğer ve kelle paça ile imtihanı...

Oğlum Alper 4 haftadır ninesi ve büyük dayısıyla onların Bodrum'daki evlerinde tatilde. Günde 3 kere denize giriyor, kral gibi ne isterse yapılıyor, el üstünde tutuluyor, her gün iki kitap okuyup özetini çıkarıyor ve tatilin tadını çıkarıyor. Kızlar da benimle babaannede geçirdi Ramazanı. Bu sene ilk defa böyle yaptık. Geçen sene de 1 hafta bizsiz kalmıştı Bodrum'da ve bu sene daha çok kalmak istedi. Arada bir böyle iki cimcimeden uzakta kafasını dinlemesi iyi oluyor. O kadar ısrar etti ki gitmekte bana "üzülme anneciğim 5 haftada bir gelir sizi ziyaret ederim" bile dedi. Ama bugün konuştuğumda artık o da özlemişti bizi ve geleceğimize sevindi. Yarın biz de hep beraber Bodrum'a gidiyoruz ve yavruma kavuşuyorum onu aşırı özledim.

Alper genelde yemeklerini güzel yer ama ben de ona göre yemekler yaparım. Çok sağlıklı besleniyor ama bazı şeyleri pek yemezdi. Mesela biber dolması, ciğer, kelle paça...

Bugün dayımla konuştum ve Alper'in Maşallah herşeyi yediğini söyledi. Geçen gün 'CİĞER' bile yemiş ve "Bu çok güzelmiş, yumuşacık, annem bunu hiç yapmıyor" demiş. Dün de kelle paça yemiş afiyetle. Çok şaşırdım ve utandım. Demek ki çocuğun ciğer yemeyeceğini düşünmem hataymış. Biz açıkçası eşimle hiç sevmeyiz ve yemeyiz ciğeri ve ben çocuklara hiç pişirmedim. Sanki yemezler gibi geldi. Şimdi anlıyorum ki kendi sevmediğimiz yemekleri bile çocuklara denetmek gerekiyor. Bu sebze ve meyveler için de geçerli. Herşeyden denemelerini sağlamak gerek. Sebze ve meyveleri çok çeşitli ve severek yiyorlar o konuda mutluyum ama ciğer, kelle paça ve biber dolması konusunda sınıfta kaldım :) Siz siz olun kendi yemediğiniz yemekleri bile çocuklarınıza yapın demek istedim.





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

8 Ağustos 2013 Perşembe

Lütfen çocuklarınızı kuaföre götürmeyin

Şimdi bazı Hassas Anneler bana kızacak ama ben de gördüğümü yazmak zorundayım. Lütfen bana kızmayın, elinizden geleni yapın. Dün 3 çocuk annesi olarak çok ender yapabildiğim birşeyi yaptım ve bayram için manikür- pedikür yaptırmaya kuaföre gittim. Gerçekten çok iyi geldi, biraz insan içine çıkabilecek duruma geldim. Çocukların yemeği filan derken ancak gece 21:30'da gidebildim ama arife günü olduğu için 23'e kadar açıktı. Çocukları babaanne ve dedelerine bıraktım. 

O saatte bile kuaförde 2 yaşında bir bebek vardı. Annesiyle gelmişti. O kadar üzüldüm ki. Bir yanda röfleden, saç boyasından, ojeden, asetondan gelen kokular, bir yanda inanılmaz yoğun bir şekilde sıkılan saç spreyinden üstüne üstüne gelen duman. Ben bile zor duruyordum ki yavrucağızın nefes alması mümkün değildi. Sıcak olduğu ve klima çalıştığı için de kapı pencere kapalıydı. Bebeğin önünde de 1,5 saat yerinden kıpırdamadan dursun diye en zararlısından şekerleme ve çubuk kraker. Hiçbirşey demedim. Annenin keyfini bozmak istemedim. Anneyi anlıyorum belli ki bırakacak kimsesi yok. 2 ve 9 yaşlarındaki iki kızını almış gelmiş, bayram için kendine bakım yaptırıyor. Anne de olsa biraz güzelleşmek, kendine bakmak ve en önemlisi kendini iyi hissetmek onun da hakkı. O kendini iyi hissedince çocuklarına iyi davranacak (zaten çok iyi davranıyordu kızlarına ve çok uslu akıllıydı kızları), böylelikle de çocukları da iyi hissedecek.

Sadece şunu demek istiyorum. Kuafördeki bu kimyasallar ve kokular çocuklarınız, bebekleriniz, hamileyseniz veya emziriyorsanız sizin için zararlı. Mümkünse kuaföre gideceğiniz zaman çocuklarınızı birine bırakın ve tek başınıza gelebileceğiniz saatleri seçin. Mutlaka çocukları götürmeniz gerekiyorsa sigara içilmeyen ve havalandırması iyi olan kuaförleri ve fazla kalabalık olmayacak saatleri seçin. Ben kızlarımı sadece 1 kez kuaföre götürdüm o da saçlarını kestirmek için, bunun için de fazla kimsenin olmayacağı bir saati seçtim. Bunlara dikkat edince güzelleşmek tabii ki tüm Hassas Annelerin hakkı.




Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

6 Ağustos 2013 Salı

Bu harika kitap çekilişle 3 Hassas Anneye hediye! Kitabın geliri de iyi bir amaç için kullanılacak. Bebekler hayata tutunsun ve anne sütünden mahrum kalmasın


SEN DE DESTEK OL!Her şey Elif Vera’ya hamileliğimin 34. Haftasında başladı. Hareketini hissetmediğim bir gün. Ardından 2. gün.

Ve

Doktoru arayışım.

Kontroller, koşturmalar,boş kuvöz de yok, ne yapacağız? diyen kapı arkası konuşmalara kulak misafiri olup, metanetli olmaya çalışmakla geçirilen 3 saat. Koskoca 180 dakika. Sanki 180 saat. Ya da bir asır...

Bebeğinizi kaybetmek/kaybetmemek arasında kalınan ‘o an’

Araf.

Zor... çok zor... 



hele hele de bu ‘can’ın bir alet eksikliği yüzünden yitip gitmesi.

Acı verici!

’Acı’ kelimesi bu duyguları tarif etmeye yeter mi?


Çok şükür her şey yolunda gitti. Saatler süren kontrollerden sonra çok zayıf da olsa bebeğin kalp sesini duymayı başardık. Elif anne karnındaki 34. haftasında doğurtulmak zorunda kalmadı!

Eğer doğurtulmak zorunda kalsaydı; Malatya Araştırma hastanesinde boş kuvöz yoktu. Başka bir şehre/hastaneye nakil için transport kuvöz de yoktu!

Neden: İmkansızlıklar

Bir canın bedeli kaç imkansızlıktan oluşur ki? Bir can zaten bir mucize demek değil mi?


O gün; hastane odasında toparlanırken, kalp sesini duydum çok şükür diye gözümden usul usul yaş süzülürken, yüreğime hançer battı.

Ya doğurtulmak zorunda kalsaydı?

Çok şükür bizim için her şey yolunda gitti. Ya diğer anneler? Bebek kokusu yerine toprak kokusu koklamak zorunda kalan anneler?

O an; karar verdim. Bir gün bu yaşadıklarımı yazacağım ve bu kitabın gelirini hastanelerin yeni doğan birimi eksiklikleri için kullanacağım!


2010 senesinde yazmak kısmet oldu. İstedim ki bu kitap bağış amaçlı olsunve herkesin tuzu bulunsun. Kitabın kapağını çizen Esra’m ile tanışmam da bu kitap sayesinde oldu. Bu kitabın hikayesini, beni ve Esra’yı aşağıdaki video linkinden izleyebilirsiniz.

https://www.facebook.com/photo.php?v=10150638870027572&set=vb.150684048321342&type=3&theater
T.C. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü istatistiklerine ve T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan "Türkiye'de Sağlığa Bakış 2007" raporuna göre, ülkemizde her yıl ortalama 1 milyon 100 bin çocuk doğuyor (2010 raporuna göre 1 milyon 360 bin). Yeni doğan her bin çocuktan 22'si, diğer bir deyişle günde 60'dan fazla bebek, yaşamının daha ilk yılında hayata veda ediyor. Bu, ülkemizde her gün yaklaşık bir uçak dolusu bebeğin ölmesi anlamına geliyor. Bebek ve çocuk ölüm oranları açısından gelişmiş ülkeler ile aramızda büyük farklılıklar olduğu ise göz ardı edilemeyecek bir diğer gerçek. Oysa "bebek ve çocuk ölüm hızları", bir toplumun kalkınma düzeyi ve sağlık koşullarının göstergesi olarak kabul ediliyor. Ülkemizde bir yaş altı bebek ölümlerinin azımsanmayacak bir bölümü, önlenebilir hastalıklardan gerçekleşiyor. Bebek ölümlerinin önemli nedenlerinden biri de, hastanelerde tıbbi müdahale konusundaki olanakların yetersizliği. 

Bebekler, erken doğum, doğuştan gelen fiziksel sorunlar ve mikrobik hastalıklar başta olmak üzere, pek çok nedenle hayati tehlikeye maruz kalıyorlar. Bu bebeklere, zamanında ve doğru yapılan tıbbi müdahale, hayati önem taşıyor. Bu da, hastanelerde yeterli cihaz donanımına sahip çocuk acil ve yoğun bakım servisleri bulunması gerekliliğini doğuruyor. Ne yazık ki, ülkemizdeki pek çok hastane bu alanda imkânsızlıklarla boğuşuyor. (kynk: www.cokyasabebek.com)

Ben Devrim Atılkan yazdığım Sihirli 40 Hafta adlı kitabın yazar geliri ve Esra İlter çizer geliri ile; Çanakkale 18 Mart Araştırma Hastanesi-Yeni Doğan Yoğun Bakım Biriminin ihtiyaçların karşılanmasında gönüllü olduk. Bu kitap aracılığı ile de gerekli paranın toplanması için vesile olmak istedik. Siz değerli ebeveynlerden de bizlere destek olmanızı bekliyoruz. Amacımız Lactina-Hastane tipi süt sağma makinesi almak. Çünkü doğumdan sonra bir şekilde annelerinden ayrılmak zorunda kalan bebekler için en değerli besin ‘ANNE SÜTÜ’ ve doğumdan sonra emme süreci başlatılmazsa anne sütü çok geç gelebiliyor. Hem annenin sütü biran önce gelsin diye, bu süreçte taze annelere destek olmak hem de dünyaya gelen bebeği paha biçilemeyecek anne sütüne ulaştırabilmek için süt sağma makinesi gerekli bir alet. Özellikle de yeni doğan birimi için.

Siz de bize destek olabilirsiniz. Nasıl mı?

https://www.facebook.com/sihirli40hafta sayfasını beğenip/paylaşabilirsiniz. Böylece diğer ebeveynlerin de haberi olur.

Aynı sayfadan mesaj göndererek kitap siparişi verebilirsiniz.

Aynı sayfanın duvarına yazarak görüş bildirebilirsiniz.
(alacağınız her kitabın tüm yazar -çizer geliri yani 5 TL'si bu süt sağma makinesinin alımında kullanılacaktır) 


Alacağınız bir kitap sadece bir anne ve bebeği değil, onların çevresindeki herkesi mutlu edecek. Var mısınız destek olmaya?

Devrim Şahin Atılkan





Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Bebeklerinize ve çocuklarınıza gereksiz ilaç vermeyin!

Her ilacın yan etkisi vardır ve vücutta bir etkisi olur. Gereksiz ilaç kullanımı mutlaka zarar verir, özellikle de çocuklarımızın minicik bedenlerine ve hassas böbreklerine. Lütfen doktorunuz özellikle yazmadıkça çocuklarınıza kafanıza göre ilaç vermeyin. Komşunuzdan, annenizden, arkadaşınızdan, internetten duyduğunuz ve kullandığınız ilaçlar hem size hem çocuklarınıza zarar verebilir. Dikkat ederseniz ben sitede kesinlikle ilaç tavsiyesi yapmıyorum ve yapılmasına da izin vermiyorum. Çünkü ben doktor değilim siz doktor değilsiniz. Doktor bile olsanız o çocuğu muayene etmeden tavsiye edeceğiniz ilaçlar yine de zarar verebilir.

Ayrıca lütfen eczacınızı veya doktorunuzu çocuğunuza ilaç yazmaları için zorlamayın baskı yapmayın. Bırakın doktorlar kendi işlerini yapsınlar, kafalarını karıştırmayın. Doktorunuza güvenmiyorsanız başka bir doktora gidin.

Bir de ne hastalık ne ağrı varken tedbir olarak ilaç vermek isteyenler var. Aşıya gidecekler ya acırsa ya ateşi çıkarsa diye ilaç verenler, dişi çıkıyor aman ağrıyordur diyenler... Bir de uzun saatler uçakla uçacağız ilaç verelim mi? diyenler... Nelerle karşılaşıyorum ben. Doktorunuz ortada ağrı ve ateş yokken tedbir olarak ilaç vermeniz tavsiye ediyorsa benim şahsi fikrim hemen dönün arkanızı ve hızla uzaklaşın! Test yapmadan antibiyotik yazıyorsa da aynı şekilde. Hastasının iyiliğini düşünecek doktorlar sizin gece rahat uyumanızı veya uçakta rahat yolculuk etmenizi değil.

Geçenlerde anneannemi doktora götürdüm, anneannem bazen ağrısı olduğunu ve adını yazmayacağım ama hamilelikte bile kullanılabilen hafif bir ağrı kesiciyi kullanmak istediğini söyledi doktora. Kalp uzmanı doktoru şöyle dedi: "Hayır teyzeciğim kullanma, onsuz idare etmeye çalış. Unutma en hafif ilaç bile böbrekleri etkiler dikkat etmen gerek." Çok beğendim bu doktoru. Ülkemizde de bu anneanneme doktorun içme dediği ilacın çocuklar için olanı en basit ateşte bile verileni çok fazla kullanılıyor. Sanki bir etkisi yokmuş gibi çocuğun ateşi 37,5- 38 oluyor hop hemen veriliyor bir kaşık. Halbuki mantıklı doktorlar ateş 38.5 olmadan ilaç vermeyin diyorlar. Ben de öyle yapıyorum. Çocuğu soymak, evin ısısını düşürmek, ılık suyla duş bunları denemek gerekiyor. . Tabii çocuğunuzun havale riski varsa veya daha önce havale geçirdiyse o zaman daha erken verebilirsiniz doktoruyla konuşup. Havale geçirmiş veya ailesinde havale hikayesi olan çocuklara ateşleri 38 olduğunda ateş düşürücü verilmesini tavsiye ediyor doktorlar.

Bana gelen bir mesaj üzerine yazdım bunu ve bu mesaj ülkemizdeki durumu çok iyi anlatıyor.

"Merhabalar kolay gelsin. Sizden bir ricam olucak. Böyle bu tarz mesajlari sıkça aldığınızdan eminim. Sorun şu ki çevremde çocuklarına portakal suyu verircesine ilaç kullanılması. Ne kadar engellemeye çalışsam da yok dişi çıkıyor ilaç aşıya gidicek ya ateşlenirse ilaç oluyor bu bebeklere...

Neymis hemşirenin biri rahatça kullan demiş bak bak... Neyse ben size ne yazsam da içimdeki acı ve üzüntü geçmez. Sizden ricam ateş düşürücülerin kafalarına göre istedikleri gibi kullanabilecekleri birşey olmadığını insanlara hatırlatmanız. Anlayışınız ve ilginiz için teşekkürler. Çocukları öptüm."






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

5 Ağustos 2013 Pazartesi

ÇİKOLATALI FINDIK KREMASI


Biliyorsunuz paketlenmiş hazır yiyeceklerden uzak durmaya çalışıyoruz. Bazılarınız çocuklarınıza çikolatalı fındık kreması alıyorsunuz. Hassas Annemiz Seçil Başaran onu kendisi yapıyormuş ve evdeki herkes bayılıyormuş. Aslında çikolata da masum değil ama ben arada 2 minik parça bitter çikolata veriyorum. İçinde diğer paketlenmiş ürünler kadar katkı maddesi olmuyor. Yani ille de çikolatalı fındık kreması vereceğim diyorsanız bunu tercih edebilirsiniz. Tabii ki içinde hem bal hem çikolata olduğu için 1 yaş altına kesinlikle yasak. Bence 3 yaşından önce vermeseniz daha iyi olur. Ben 6 yaşındaki oğluma ve 4,5 yaşındaki kızlarıma hiç vermedim. Yine en sağlıklısı tam tahıllı ekmek ve 1 yumurta ile yapılan klasik Türk kahvaltısı. Ama çocuklarınız çikolatalı fındık kremasına alıştıysa en azından evde kendiniz yaparsanız daha iyi olur.

1 bardak fındık 

1 su bardağı süt

2 kaşık tam buğday unu

1 paket %60 bitter 80 gr

1 paket sütlü çikolata 80 gr

1,5 çorba kaşığı bal



Fındıkları kavurup incecik öğütüyoruz. Süt , tam buğday unu ve balı , kaynayana kadar pişirip ılıtıyoruz. Çikolataları benmari yöntemi ile eritip bütün hepsini iyice karıştırıyoruz. Kavanoza koyuyoruz. Afiyet olsun


Benmari yöntemi: Çikolatanın bulunduğu kase, ocak üzerindeki veya fırın içerisindeki sıcak su dolu bir başka kabın üzerine oturtularak eritilmesi işlemi






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Sağlık Bakanlığı antibiyotik kullanımına test zorunluluğu getiriyor

Hassas Anneler olarak çocuklara ve bebeklere gereksiz antibiyotik verilmesine karşıyız. Antibiyotik ve diğer bütün ilaçlar sadece gerekli olduğunda ve doktorunuz tarafından yazıldığında verilmeli. Aksi halde yarardan çok zarar veriyor. Çocukların bağışıklık sistemi gelişemiyor ve antibiyotiklere karşı direnç oluşabiliyor. Her soğuk algınlığına karşı gereksiz antibiyotik kullanan çocuklar daha sonra ciddi bir hastalığa yakalandıklarında direnç geliştirdikleri için bu sefer antibiyotikler işe yaramıyor ve bu da çok tehlikeli oluyor.

Türkiye'de çocuklara çok fazla ilaç veriliyor. Sadece antibiyotik de değil, ateş düşürücü ve öksürük şurubu da gereğinden fazla kullanılıyor. Yan etkisiz ilaç yoktur bunu unutmayın. Sağlık bakanlığı da bunu farketmiş olacak ki harekete geçmiş ve artık doktorlara reçete yazılmadan önce hızlı tanı testi yapma zorunluluğu getireceklermiş. Doktorlar hastanın boğazından aldığı örnekle test yapacak ve ondan sonra antibiyotik yazabilecekmiş.

Bu tabii ki güzel bir uygulama ama antibiyotik sadece boğazda Beta mirobu olduğunda yazılmıyor. Antibiyotikler, bakterilerin yol açtığı enfeksiyon hastalıklarını tedavi etmek için kullanılır. Ya bakterileri öldürerek ya da çoğalmalarını durdurarak etki ederler. Orta kulak enfeksiyonu, zatürre, idrar yolları enfeksiyonu, alerjik olmayan bronşitler, enfeksiyöz ishallerde de antibiyotik kullanılması gerekir ve bunlar boğazdan alınan örnekle teşhis edilemez. Ama tabii sadece boğaz testi değil de saydığım bu sorunların olup olmadığına bakacak testleri de yapacaklarsa bu çok güzel bir uygulama olacaktır.

Ayrıca doğru antibiyotik kullanımı ile ilgili Habertürk'teki bu haber de faydalı:

                Çocuklarda antibiyotik kullanımı nasıl olmalı?

Çocuklarda antibiyotik kullanımında doğru bilinen yanlışları Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İzlem Göçmen’e sorduk.

Çocuklarda antibiyotik hangi hastalıklarda kullanılmalı?Hastalıklar virüsler ve bakteriler olmak üzere iki tür mikroptan oluşur. Gribal enfeksiyonlar, suçiçeği, kızamık, kabakulak gibi hastalıklar virüs mikrobundan oluşan viral enfeksiyonlardır ve antibiyotik kullanmaya gerek yoktur. Ancak orta kulak enfeksiyonu, zatürre, alerjik olmayan bronşitler, enfeksiyöz ishaller, ve bazı boğaz enfeksiyonları gibi bakteriyel enfeksiyonlarda antibiyotik kullanmak gerekir. Gribal enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımına gerek yoktur.

Antibiyotik hastalık hangi aşamaya geldiğinde ve ne zaman kullanılmalı?
Viral enfeksiyonlar sırasında vücut direnci düştüğü için bazen üzerine ikincil bakteriyel enfeksiyonlar gelişebilir, bu gibi durumlarda hasta yakın takip edilerek gerektiğinde antibiyotiğe başlanabilir.

Doktora danışmadan antibiyotik kullanımı ne kadar doğrudur?
Her hastalıkta ve her kişiye kullanılacak olan antibiyotik farklılık gösterir. Dolayısıyla tedavide aksamaya sebep olup hastayı istenmeyen durumlarla karşı karşıya bırakabilir. Antibiyotikler mikropları öldürürken vücudumuzdaki birçok dokuya da zarar verir. Özellikle antibiyotik gerektirmeyen bir durumda doktora danışmadan kullandığımız antibiyotik mikropsuz bölgelerde ağır hasar yapabilir.

Çocuk her hastalandığında antibiyotik kullanmak ne kadar doğru?
Viral enfeksiyonlarla antibiyotik kullanmak doğru değildir. Gereksiz antibiyotik kullanımı çocuklarda antibiyotik direncine yol açar. Ayrıca antibiyotiklerin çoğu karaciğer ve böbrekten atılırlar, gereksiz yere kullandığımız antibiyotikler bu organlarımız yorar ve normal işlevlerini yapmasını engeller.

Antibiyotiklerin minimum kullanım süreleri ne olmalıdır?
Antibiyotik kullanımının süresi antibiyotiğin çeşidine ve hastalığın türüne göre farklılık gösterebilir. 3 gün kullanılacak antibiyotik olduğu gibi 10-14 gün süre ile kullanılması gereken antibiyotiklerde vardır. Antibiyotik süreleri doktorun önerdiği süreden daha kısa olmamalıdır. Çünkü yetersiz tedavi hastalığın tekrarına ve tam iyileşememeye yol açabilir.

Antibiyotikler vücuttaki yararlı bakterileri öldürür mü?
Vücudumuzda bazı görevleri olan bakteriler vardır. Biz onlara flora bakterileri diyoruz. Antibiyotikler bu yararlı bakterileri de öldürebilir ve bu bakteriler ortamda bulunmadığında zararlı bakteriler daha kolay çoğalarak hastalık yapabilir.

Antibiyotik tedavisine başlandığında görülen hangi yan etkilerden sonra hemen doktora başvurulması gerekir?
Alerjik reaksiyon gelişmişse ve antibiyotik kullanım süresi 3 günü geçmesine rağmen hastalığın gidişatında iyileşmenin aksine daha da kötüye gidiş söz konusuysa hemen doktora başvurulması gereklidir.

Antibiyotiklerin vitaminlerle birlikte kullanılması gerekir mi? Yoksa vitaminler antibiyotiklerin etkisini azaltır mı?
Eskiden antibiyotiklerin mutlaka vitaminlerle birlikte alınması önerilirdi ama yapılan araştırmalar antibiyotiğin tek başına alınmasında bir sakınca olmadığını ve vitaminlerin ekstra bir yararı olmadığını göstermiştir.

Koruyucu antibiyotik kullanımı nasıl olmalıdır?
Koruyucu antibiyotik tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, boğazda beta enfeksiyonu sonrası geçirilmiş kalp ya da eklem romatizmasında ve tıbbi olarak düşük bağışıklık sistemi saptanmış kişilerde kullanılabilir. Ama asla normal bireylerde hastalık gelişmesin diye koruyucu antibiyotik kullanılmaz.

1. haber kaynak: http://www.haberinyeri.net/test-yoksa-antibiyotik-de-yok-165659h.htm
2. haber kaynak: http://www.haberturk.com/saglik/haber/689901-cocuklarda-antibiyotik-kullanimi-nasil-olmali






Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Bu konuşmayı herkesin okuması gerek! Kansere Neden Olan Beslenme Alışkanlıklarımız (Prof. Dr. Kenan Demirkol)

Bu yazıyı okuyunca moraliniz bozulacak (Benim bozuldu) ama gözümüzü kulağımızı kapatınca gerçekler gerçek olmaktan çıkmıyorlar. Gerçeklerin bilinmesini istiyorsanız paylaşın. Paylaşın ki endüstri artık sizin uyandığınızı ve zararlı maddeleri çocuklarınıza vermeyeceğinizi bilsin. Siz almazsanız o almazsa ben almazsam emin olun ki sağlıklı alternatifler yapılacak. Nasıl paraben adlı koruyucu maddenin kanserojen olduğu ortaya çıkınca ve bunu bizler yayıp kimse içinde paraben olan ürünleri almamaya başlayınca ve bu ürünler raflarda kalınca hemen endüstri parabensiz ürünler yapmaya başladı yine öyle olacak. Sağlıklı ürünleri siz tercih edince o ürünler yaygınlaşacak. Herkes bilsin.

Kansere Neden Olan Beslenme Alışkanlıklarımız (Prof. Dr. Kenan Demirkol)


İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

                                   “YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…

Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi.

Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, ama biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye. Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.

İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.

Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü;

insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor. Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz. Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli. sismanHalbuki

Mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu, aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı. Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun. Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap. Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani;

İnsanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır. 30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazımkanser yok.

Karın tipi şişmanlık eşittir şeker hastalığı, eşittir kalp hastalığı, eşittir kanser.

O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından, o zaman nişastayı da kesmemiz lazım. Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.

- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.

Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar. Peki oksitleyen ne? Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki; ayçiçeği yağı, mısır özü yağı veya margarinden elde edilen trans yağ asitleri kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.


Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.

Yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler. Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.

- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?
- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.

O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor. Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır o da suyun içine karışıyor dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.

Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.

Yani musluk suyu için Allah aşkına.

- Arıtıcılar hocam?
- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.

Musluk suyu İstanbul’da kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun 100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken? Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.

Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.

- Yani hocam üçgenin içinde 5 mi yazması lazım?
- Evet polipropilen

- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.

Bu günlük de bu kadar…..

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

kaynak: http://dogader.org/index.php/sagligimiz-icin/650-kansere-neden-olan-beslenme-aliskanliklarimiz







Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler

Anne Hikayeleri: Hassas Annemiz Arzu çocuklarının bebekliğinde geçirdiği çok zor günleri anlatıyor

Hassas anne merhaba,
Bu hassas yazısını görünce hep ağlayasım geliyor. Nedendir bilmem. Belki de çocuklarım beni çok uğraştırdığı içindir. 22 yaşında ilk çocuğumu kucağıma aldım. Çocukları çok severdim bekarken. Birisi bana çocuğunu anlatsa, iyi veya kötü, oturur ağlardım. Çocuklarımla çok şeyler yaşacaktım hayallerim vardı. Ama o kadar mızmız bir oğlum oldu ki. Ne emzirebildim, ne uyutabildim, ne de yedirebildim. Hep ağladım, gece gündüz ağladım. O ağladı ben ağladım. Sonunda dördüncü ayına geldi güç bela... 


Tam herşey yoluna girecek derken hamile olduğumu öğrendim. Dünyam karardı sanki. Psikolojim bozuldu. Kendimi kaybettim. stresli yoğun ve yorucu bir hamilelik geçirdim. Bu hamilellik beni çok yordu. Son aylarımda artık yerlerde emeklemeye başladım. Oğlumun ikili tarama testi sınırda çıktı, amniyo sıvısı aldırdım birşey çıkmadı. Benim iyice psikolojim bozuldu. Herşey farklı olacak dedim. bunu emzireceğim, mama vermiyeceğim. Doğuma gittim, odama çıktım. Ne gelen var ne giden. Herkes bir telaşede. 4 saat geçti bebeğim yok. Nerede diyorum söylemiyorlar. 

Sonra bir doktor geldi odama, dedi ki: "sana kimse diyemiyor ama bilmelisin bebeğinin kalbinde sorun var ve 1 hafta içerisinde ameliyat olmazsa kaybedeceğiz." 

Bir haftamız vardı. Özelde doğum yaptığım için devlete aldıramadık. Çok uğraştık. Sonunda 2 günlükken Siyami Ersek Hastanesi'ne aldırabildik. Bebeğim doğar doğmaz yoğun bakıma girmişti. Onu hiç kucağıma alamadım. İçim yandı. Hergün süt sağdım, götürdüm ona. 10 günlükken ameliyat oldu. Kalbi sağdaydı ve damarları tersti. 2 ay yoğun bakımda kaldı. Ama ondan hiç ümidimi kesmedim biliyor musun hassas anne. Ağladım ağladım hep ağladım, dualar ettim ama ona hiç hissettirmedim üzgün olduğumu. yanına gittiğimde ona çok şeyler anlattım. Beni görmüştü ama babasını ve abisini hiç görmemişti. Onları anlattım oğluma evimizi ailemizi anlattım. Şarkılar söyledim yoğun bakımda. Ellerini hiç bırakmadım. Çok üzüldüm ben hassas anne. 


İçimde o kadar çok bebek özlemi var ki... Bebek gördüğümde hep dolar gözlerim. Seninle paylaşmak istedim. Ben çocuklarımı hala bile severken ağlıyorum. O psikolojiden kurtulamadım. Şu anda oğlum 3,5 yaşında. Rabbim kimseyi evladıyla sınamasın o kadar zor ki... Rabbim herkesin evlatlarına sağlık sıhhat versin. Annelik çok güzel. Ben doya doya yaşayabildim mi? Orası meçhul işte...Herşeye rağmen her gece nefeslerini içime çekmek bile bana yetiyor. Onlar benim canlarım iyi ki varlar.... ALLAH'a emanet olun...

Arzu









Not: Lütfen doktorunuzu dinleyin. Benim tavsiyelerim sadece benim tecrübelerim ve kişisel araştırmalarımdır. Teşhis ve tedavi niteliği taşımaz ve doktorunuzun tavsiyesinin yerini tutmaz. Sevgiler